23 Ağustos 2014 Cumartesi

kitaplar

Son dönemde elimde dönüp duran kitaplar bunlar. Tek tek yazıp anlatmak isterdim ama hep bir şekilde elim varmadı, öyle durdular kenarda. Kütüphaneden aldıklarımı da gidip bırakamadım, çantamda götürüp unutup geri eve bile getirdiğim oldu. Bilemedim, belki de kafamdaki karmaşadan.
Neyse gene de birkaç şey söyleyebilirim diye düşündüm. Misal, Silahlara Veda Hemingway ile ikinci tanışma turum oldu. Ya da ilk seferimizi olmamış kabul edip, yeniden tanıştık diyelim. Üniversitede okuduğum ilk Hemingway'im Çanlar Kimin İçin Çalıyor tam bir felaketti benim için. Okuduğum dönemki ruh halimden mi yoksa öyle mi denk gelmişti bilmiyorum, o kitap hala görünce yüz metre uzaklaşmama sebep oluyor. O yüzden gözümü kararttım geçen ay ve gidip kütüphaneden şöyle en temel Hemingway'i aldım, okudum. Silahlara Veda, okuduğum en özel kitaplardan biriydi. Gerçi birebir genç Erny'nin maceraları olarak çok çaba sarfetmediğini düşünüyorum Hemingway'in ama. Ayrıca Catherine karakteri, erkek elinden çıkmış olduğunu daha fazla ne kadar bağırabilirmiş bilemedim. Aklı gidip gidip geliyordu bence, histerik sevgili modundan gel ayaklarını da yıkayım erkeğim moduna ışık hızında geçip, bir de üstüne bir erkek için mükemmel kadın olarak ağzından her çıkanlar her hareketi takdire şayandı. Evet, çok sinirlendim okurken. Hayır Jane de hep rüyalarımızın erkeği şeklinde karakterler yaratır ve biz ayıla bayıla okuruz ama aynısını bir erkek yazarın bir kadın karaktere yaptığını görmeyi içim kaldırmıyor.
Ki bu da beni Jane'in (yani Austen'ın) kitabına getiriyor. Aşk ve Arkadaşlık'ı Arkadaş Kitabevi'nde görünce şaşkına döndüğümü söyleyebilirim. Çünkü böyle bir kitabın varlığından haberim yoktu. Zaten aslında kitap da değil, yani diğerleri gibi roman değil. Jane'in yazmaya ilk başladığı zamanlardan itibaren ara ara yeğenlerine, uzaktaki akrabalarına, arkadaşlarına mektup niyetine çiziktirdiği hikayelerden oluşuyor. Hatta düz yazı değil bu hikayeler, iki kadının mektup şeklinde yazışmalarını okuyoruz mesela. Bir Komedinin İlk Perdesi ve İngiltere Tarihi bölümleri dışında hep mektuplar aracılığıyla Jane'in diğer kitaplarındaki hikayelerin ufak ufak izlerini okuyoruz. Başladığı ve ilk perdesini yazdığı bir tiyatro oyunu kitabın sonunda. İngiltere Tarihi ise Jane'in gözünden ve kaleminden oldukça subjektif bir ada kralları-kraliçeleri derlemesi. IV.Henry'den Charles Stuart'a uzanırken Jane, biz de onun ne denli Stuartçı olduğuna ve Muhteşem Elizabeth'i eline geçirse bir kaşık suda boğabileceğine şaşıp kalıyoruz. Bu arada geneli itibariyle bu derlemelerden pek hoşlanmadım, sanki Jane henüz bizim bildiğimiz Jane olmadan önce etrafındakilerin kafasını ütüleyip duran çok bilmiş bir kız kurusu gibiymiş, gibi. Yazdığı tüm mektup-hikayeler absürdlüğün, klişeliğin dibinde geziniyor.
Bu yüzden müthiş bilim insanlarımızdan Muhibbe Darga'nın Anadolu'da Kadın'ı ilaç gibi geldi. Ta Paleolitik'ten başlayıp adım adım en küçük boncuk tanesinden Roma'nın Bizans'ın fırtınalı hayatlarına kadar kadının eş, anne, tüccar, kraliçe ve daha nicesi olarak on binyıldır katettiği serüvenli yolculuğu anlatıyor Darga. Çiviyazılı belgeler eşliğinde - ki konudan uzak olanlar için yer yer oldukça bunaltıcı olabilecek kadar ayrıntılı bu belgeler kitapta - üç bin dört bin yıl öncesinden eşlerin birbirlerine yazdıkları sitem dolu mektupları okuyoruz mesela. Dönem dönem kadına biçilen rolleri görüyoruz, kim neden nasıl biçiyor bu rolleri ve o hakkı kendinde nasıl görüyor orası da ayrı mesele tabi. Darga'nın kalemi, böylesine bilimsel bir kitap yazmış olmasına rağmen o kadar eğlenceli, o kadar esprili ki gayet zevkle okuyup bitirebiliyorsunuz.
Son olarak da Semerkand'ı okuduğumdan beri aklımda olanı gerçekleştirip Hayyam'ın Rubailer'ine dadandım. Öncesinde, Zekai ve Nuriye Yiğitler'in derlediği Alfa Yayınları'nın basımı olan Hayyam 101 dersi gibi Rubailer'i okudum. Hap niyetine 162 sayfada dörtlükler halinde sadeleştirilmiş rubailer tadından yenmiyordu doğrusu. Ama sonrasında karşılaştığım Abdülbaki Gölpınarlı'nın derlediği Rubailer (ve Silsilat-al-Tartib, İbn-i Sina'nın Tamcid'i ve Tercemesi) tam bir lokumdu. Gölpınarlı önce bizi sayfalarca Nişaburlu Hakim Hayyam'a doyuruyor önsözünde. Ardından fasıl fasıl rubaileri daha bir eski haliyle okuyoruz. Kitabın ikinci yarısı ise toptan ilk kısmının arapçası olarak sayfalarca sürüyor. 1953 basımı, buram buram kitap kokuyor ve matbaa harfleri sarımsı sayfalarından bana adeta göz kırpıyor. Kütüphaneye geri vermeye elim varmıyor ama kader kısmet.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder