25 Temmuz 2017 Salı

You cannot find peace by avoiding life.

Hastayım :( Geçmiyor. Yani geçti, geçecek de, dur bakalım diyorum. Cumartesi'den beri böyleyim. Tüm dünyayla bağlantımı tv'nin önündeki ikilik kanepede sırt üstü yatarken kurdum. Önümde bilgisayar, biraz uzağında tv, sağ yanımda telefon. Arada bir kendimi hafiften sola yuvarlayarak kanepeden düşmek suretiyle yere halının üzerine karın üstü yattım bir süre. Sonra gerisingeri kalkıp, kanepedeki yerimi aldım. Yalnız yaşamak süper evet ama böyle durumlarda lanet okutuyor kendine. Yalnızlığına süperliğine de diye başlayıveriyor insan. Bazen böyle durumlardayken kafam öyle bir hale geliyor ki kalkıp gidip bir evlilik programına çıkıp, bir bir diyeyim diyorum; bakın kardeş bana hastayken bakacak, uzun yoldan gelirken uzun yola giderken bavullarımı taşıyacak, çok acıkıp da canım hiçbir şey hazırlamak istemezken yemek yapacak, yataktan kalkmak nefes bile almak istemediğim günlerde beni kolumdan tutup sürükleyecek kendime getirecek yaşam sevgisi aşılayacak, işte beni istediğim her yere günün her saatinde arabayla taşıyacak, bir yer görmek gezmek eğlenmek istediğimde off şimdi kimi çağırsam kimse müsait değildir diye düşünmek zorunda kalmayacağım birine ihtiyacım var diyeyim. Talipleri şöyle sıradan alalım diye oturup, keyfime bakayım. Çok üzülüyorum kendime ya. Yeminle.
O sebeple bu cumartesiden beri yattığım yerde bir dizi izledim. Ama dilim - bu durumda elim - tutuluyor, ne diyeceğimi bilemiyorum. Çünkü çok sevdim be. Çok, çok, çok sevdim. Öldüm bittim. Hem mutluluktan ağlıyorum dün bitirdiğimden beri (çünkü çok güzeldi be), hem de hüzünden içime oturuyor (çünkü benim hayatım niye öyle değil). "A Gentleman's Dignity" diye bir Güney Kore dizisi izledim. Öyle bakınırken takip ettiğim bloglara, ki kore dizisi müptelası gruptan değilim bu izlediğimle birlikte yalnızca iki tane izledim şimdiye kadar nasıl olmuş da öyle blogları takip etmişim ya da onlar beni takip etmiş bilemedim, resimlere bakarken öylesine seçtim, açtım buna bakayım dedim. Artık kader miydi, karma mıydı, Buda el mi salladı, Atlas mı çalkalandı bilemem. Ömrümde izlediğim en güzel şeylerden biriydi. Hayatımın - hasta olmasaydım - en güzel 20 saatiydi. Ayrıca bir yazı ile anlatmak istiyorum ama - bittiği için - ağlamadan nasıl yazacağım bilmiyorum. Çok güzeldi be. (Ne bu diye merak ettiyseniz birkaç bir şey okuyabileceğiniz linkler bırakıyorum buraya: http://ekrandedektifi.com/a-gentlemans-dignity/, http://www.imdb.com/title/tt2362760/)
Bir de hasta olmadan hemen önce D&R'a uğramıştım aylar yıllar sonra. Malum işi bıraktığımdan beri pek yeni kitap almadım, çoğunlukla netten indirdiğim kitapları okuyorum. Bu yüzden arada böyle kendime güzellik yapıyorum, ufak bir şeyler alıyorum. Bu defa indirimli kitaplar bölümünde "Bram Stoker'ın Kayıp Günlüğü"nü görünce 9,90 tl'ye, saldırdım. Gözlerimin pörtlediğini görenler kaçtı etrafımdan. İthaki böyle bir Kalem&Yaşam dizisine başlamış 2014'te, bu kitap da ilkiymiş. Tabiki yeni haberim oldu. Yalnız okumaya kıyamıyorum, öyle elimde tutuyorum.
Bir de Sabit Fikir'in bu sayısında Jane Austen dosyası görünce onu da aldım ama sanırım bu biraz açgözlülüktü. Birkaç sayfalık Austen bilgisi için - ki artık bu noktada bilmediğim bir şeyi kalmadığı halde - 5 lirayı vermiş olmam sonradan evde biraz aklımı kurcaladı ama. Neyse. (Ha bu arada her yerini okumadım mı derginin okudum, orası ayrı. Ona bir şey demiyorum, tamamını okumak keyifliydi ama benim durumumda biraz lüks bir tüketim oluyor gibime geliyor.)
Bir de önceki hafta The Danish Girl (2015) ve Colonia (2015)'yı izlemiştim. Onları da ayrıca anlatacağım ama öncesinde yine bir süre sesim çıkmayabilir. Bu hafta bitiminde önce Bandırma'ya, sonrasında Gemlik'e gitme planım oluştu. Ağustos'un ilk haftasını o şekilde geçirdikten sonra ikinci haftasında da bir İstanbul planı var gibi. Bunlar böyle oralarda yaşayan arkadaşlarımda gidip kalma, onları ziyaret etme planları olduğundan bazen durup, kendimi bir Jane Austen romanı içinde hayal ediyorum. Tam gülümserken fark ediyorum ki mutsuz sonlu bir Anne Elliot'um, beş parasız yersiz yurtsuz kalmış Edward umudu olmayan bir başına bir Elinor Dashwood'um. Hatta aylar sonra bir George Downs'ı bile olmadan o masada oturacak bir Julianne Potter olduğum aklıma geliyor, gözlerim doluyor.
Çok üzülüyorum kendime. İyileşseydim bari be.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Shannon Hale'in kitabı Austen Diyarı ve bir film olarak Austenland (2013)

30larındaki Jane'in hayatı dışarıdan bakıldığında normal gibidir. Grafikçi (grafik tasarımcı falan filan) olarak bir dergide çalışmakta, ufak ama tek başına ona yeten evinde rahatça yaşamaktadır. Saçları da fena değildir, aslında kendisi de öyle çirkin falan değildir. Ama bir türlü hayalindeki gibi bir erkekle tanışamaz. Karşısına çıkan her erkekte mutlaka o hayalindekini arayıp durduğundan, sonları hep hüsran olur. Evet, Jane'in bir hayali vardır. 13 yaşında ilk defa o sihirli kitabı okuyup, 1995'te BBC uyarlamasını izlediğinden beri Jane tanıştığı her erkekte Colin Firth'ün Mr.Darcy'sini arar. Ama gerçek hayat ne Jane Austen romanlarındaki gibidir ne de erkekler Austen'ın yazdığı kadar mükemmel. Bu yüzden kendini heba eden Jane'in ölen yaşlı teyzesi ona bir güzellik yapar. İngiltere'de Jane Austen temalı bir tatil parkı gibi bir yere bileti miras olarak bırakır. Bu artık Jane için bir detoks programıdır. Son kez Austen'ın dünyasını dibine kadar yaşayacak ve Mr.Darcy hayallerine sonuna kadar veda ederek, yenilenmiş bir kadın olarak hayatına dönecektir. Yani en azından Jane'in yola çıkarken kararı böyledir. Ama kader - ve tabiki romanlar - neler getirir, kim bilir.
Shannon Hale'in bizim için düşlediği ve yazdığı hikaye böyle (https://www.goodreads.com/book/show/31285680-austen-diyar). Aslında biz Austen hastaları için hiç de uzak bir hayal değil bu. Hepimiz o kitapların, uyarlamaların bir noktasında durup da keşke ben de böyle bir dünyada yaşasaydım demişizdir. Hele ki şimdi gidip de öyle birkaç hafta geçirebileceğimiz bir kopyası olsa tadından yenmez diye hayal etmemiş olamayız. Cidden gayet güzel bir fikir. Gidiyorsunuz birkaç haftalığına bir Austen romanı içinde yaşıyor, geri geliyorsunuz. Hakikaten insan keşke ben yazsaymışım demiyor değil. Shannon Hale tabi daha önce davranmış. Kendisi gayet de çok satan bir yazar olmuş, Amerikalı bir teyzemiz. Hayat ona şanslı davranmış tabi. Küçük yaşta hikayelerini anlatabileceği bir aile ortamı, ardından daha ilkokulda öğretmeninin onu yazmaya teşvik etmesi şansları ve pek tabiki istediği gibi gidip üniversitede ingilizce okuması (bizde gidip edebiyat okumaya benziyor işte, benzemediği yanı ise bizde edebiyat bölümü bakın öğretmenliği bile değil sadece edebiyat okuduysanız ya işsiz kalırsınız ya da gidip yine öğretmen olmanın bir yolunu bulmanız gerekir hiç öyle ben oturup geniş geniş kitaplarımı yazayım yapamazsınız. O yüzden bu ülkede ancak ya zenginler ya da mühendisler falan yazabilir. Ha pardon bir de twilight fan fiction'ı yazan ergenler.) akabinde yazıp durması gibi şanslara sahipmiş. Reddedilmiş falan filan, aman kıyamam yazık. Neyse bir başka şanslı insana daha yeterince sövdükten sonra devam edebilirim. Shannon teyzemizin bu "Austenland"i ilk olarak 2007'de yayınlanmış. İlk kitabı "Goose Girl" ise 2003'te. Arada bir sürü başka kitabı da yayınlanmış tabi. Ama Austenland'in ikincisi, "Midnight in Austenland"in yayınlanması 2012'yi buluyor (Türkçe'ye Austen Diyarı'nda Geceyarısı olarak çevrilmiş, Bilge Gündüz'ün çevirisiyle, Artemis Yayınları'ndan.). İkincisi diyoruz, onlar öyle diyor çünkü ama bu benim okuduğum kitabın devamı gibi bir şey değil sanıyorum. Ben öyle anladım. Mekanımız ve fonumuz aynı ama hikayemizin kahramanları değişmiş durumda. Yani çok basite indirgemeye çalışırsak şöyle diyebiliriz: İlk kitap bir Pride&Prejudice esintisi ise ikincisi Northanger Abbey.
Yazarına o kadar laf ettim ama yiğidi öldürür hakkını yemem. Kitap gayet güzelce kotarılmış. Daha ilk cümlelerinden, ilk sayfasından, hatta ithaf bölümünden itibaren yakanızdan tutup, içine çekiveriyor. Sayfaları çevirmekten keyif alıyorsunuz. Hikaye hem keyifli hem de tadında ayarında. Komedi dozu yerinde, kendini ne o kadar ciddiye alıyor, ne de absürdleşiyor. Benim başlarken genel endişem böyle bir hikaye yaratırken saçmalayıp saçmalamayacağıydı. Oysa Shannon Hale hem mantık çerçevesinde yazmış hem de ufak Austen dokunuşlarını unutmuyor. Ha ama öyle karakter derinliği, özenli yan hikayeler falan beklemeyin. Sadece ana karakterimizin alabildiğine komik ama okuması keyifli hikayesiyle ve bir Austen hayaliyle baş başayız. Bu yüzden çok geniş bir okuyucu kitlesi yok bence kitabın. Ancak biz Austen hastaları ve belki Austen'dan bihaber ergen kardeşlerim, romantizm okumayı seven yaşını almış teyzelerim için bu kitap.
Bu da bizi 2013 uyarlamasına getiriyor (http://www.imdb.com/title/tt1985019/). Okuyucu kitlesi sınırlı ama çok satan kitabın filme uyarlanması gerektiğini düşünmüş olmalılar. Ki bence de güzel bir karar ama uygulamada dibe vurmuş bir karar. Oyuncuları hakikaten iyiyken, senaryosu, çekimi ve atmosferiyle bu kadar yanlış, bu kadar vasat, bu kadar hayalkırıklığı olmayı nasıl başarmış, anlamak mümkün değil. Yönetmeninin başka filmi yok hadi o tecrübesiz ya da bu işi bilmiyor diyelim. Eh senaryoyu kitabın yazarı ile birlikte yazmışlar, o da mı hiç işe yaramamış. Kitabın öyküsünden neredeyse tamamen farklı bir şey ortaya çıkmış. Kitabın bir teması ve ilerleme yöntemi varken filmin ne dediği, ne anlattığı, neyi neden yaptığı belli değil. Oysa romantik hayalleri içinde kaybolmaktan kendini vazgeçirmeye çabalayan ama hep saçma sapan hallere düşen Jane rolünde Keri Russell hiç de kötü bir seçim değil. Ya da bir tür rol icabı Mr. Darcy uyarlaması olan Mr.Nobley olarak JJ Feild de güzel bir tercih. Ki kendisi bana Northanger Abbey'nin Mr.Tilney'sini sevdiren oyuncudur, yeri ayrıdır. Miss Charming olarak Elizabeth Coolidge'ı falan bıraksanız tek başına komedi devi resmen. Ama filmin her şeyi kötüye gidiyor. Bir Austen fanı için bile eziyete dönüşüveriyor. Ben izleyeli birkaç yıl olmuştur. Bu berbatlık yüzünden kitaba da hiç elim gitmemişti. Böyle bir film oluyorsa ne salak bir kitaptır diye düşünüp, boşvermiştim (boşverdim dediğim zaten kaç ay, ben filmi izlediğimde çevirisi yoktu henüz, temmuz 2016'da basıldı Türkçesi.). Oysa bu Austen evreninde adeta kum taneleri kadar çoklukta ve etrafa saçılmış öylesine malzeme var ve bunların arasından birkaç tane iyi bulup da zaman zaman gelen o Austen açlığınızı bastırmak şöyle böyle mümkün olabiliyor. Austen'ın yazdıklarının etrafında, suyunun suyunun suyu gibi yazılıp duran bir dolu kitap var. Gün geçmiyor ki bir başkası çıkıp, bir Austen karakterini tamamen başka bir zamana, mekana yerleştirerek, tür değiştirerek bir kitap yazmasın. Pride&Prejudice'ı zombi avına döndürdüler lan! Daha gidilebilecek über-saçmalık kaldı mı! İşte böyle bir ortamda Austenland (kitabı) gibi en azından keyifle okunabilen bir tanesini bulabilmek hakikaten zor. İnsan bekliyor ki izlenecek de hoş bir şey olsun. Ama olmamış. Yapamamışlar.


Artık umutlarımız "A Modern Persuasion"da. Kaitlin Saunders'ın aynı adlı bir romanı da (A Modern Day Persuasion: An Adaptation of Jane Austen's Novel) var ama film ondan mı uyarlama bilemiyorum. Yapım aşamasında gibi ama başka hiçbir şeyi belli değil şimdilik. Belki ondan izlenecek bir şeyler çıkar. Kısmet.

[Kitabı ben tabiki yine pdf'ten okudum, çünkü pdf iş bulamamış insanın can simidi. Neyse, benim okuduğum kopya Artemis Yayıncılık'ın 2016 tarihli ilk basımından, çevirmen Zeynep Arıkan. Evet yine bir Artemis kitabı. Utanıyorum yeminle şunları okudum derken. Kitap - yine - yayınevinin sitesinde bile yok. Nette en ucuz D&R'da 13,60 tl'ye var. Serinin diğer kitabı Austen Diyarı'nda Geceyarısı da yine D&R'da var.]

16 Temmuz 2017 Pazar

Eduardo Galeano'dan Ve Günler Yürümeye Başladı

Ve günler yürümeye başladı.
Ve onlar, yani günler, bizi yaptı.
Ve bu şekilde doğduk biz,
yani günlerin çocukları,
sorgulayıcılar,
yaşamı arayanlar.

Mayalara göre böyle yaratılmışız. Yaradılışımızın hikayesini tek bir cümleyle ifade edivermiş binlerce yıllık medeniyetin hikayecileri: Ve günler yürümeye başladı. Eduardo Galeano da bizi ortaya çıkaran günleri bir bir önümüze koymaya, tüm bir "yaşamı arama" yolculuğumuzun şimdiye kadarki kısmına değin o günlerin sırtına ne yüklediysek alıp, kafamıza geri atmaya karar vermiş. Her bir güne, zamanı eğip bükme, kendimize göre anlamlandırma çabamıza yaraşır hale getirdiğimiz takvim sınırları içinde 1 Ocak'tan 31 Aralık'a tek tek neler olduğunu yazmış. Dünyanın dört bir yanından öyküler sayfalara dağılmış. Zamanın başlangıcından daha düne kadar yayılmış "insanlık" tarihinin pek de - hatta hiç de - insani olmayan zara ziyanlarıyla bezeli günlerle beraber yürümemizi sağlamaya çalışmış belki de.
Demeye çalıştığım bu öyle her zamanki kitaplarınızdan biri değil. Gregoryen takvimimize göre her bir gün için ayrı bir sayfada, ayrı bir hikaye ile karşılaşıyorsunuz. Her bir gün için bazen birkaç satır, bazen bir iki paragraf. Dünyanın hemen hemen her yerinden tarihin bir noktasında tam da o gün olmuş bir olay, doğmuş biri, ölmüş biri veya sadece o günün hatırlattığı bir şeyi okuyabiliyorsunuz. Yazarımızdan ötürü, haliyle, çoğu olay Güney Amerika tarihinden. Bu açıdan - en azından bana - biraz yabancı geliyor en başta (Yakın toprakların tarihini öğreniyoruz da uzaklara hiç bakmıyoruz). Ama sonra göğsünüze oturan, boğazınıza düğümlenen bir şeylerden anlıyorsunuz ki hiç de o kadar yabancı değil okuduklarınız. Okyanusun öte tarafındaki koca kıtayla ne kadar benzer acılar çekmişiz, ne kadar saçma sapan hatalar yapmışız, ne kadar insanlıktan çıktığımız zamanlar olmuş, anlıyorsunuz. Ama tabi bu kadar karardığıma bakmayın benim, her zamanki halim, Galeano umutla da yürütüyor günleri. Daha doğrusu o umutlarımızı hatırlatmayı, gözlerimi kısıp güneşin parlamaya başlayan ışıklarına bakmamız gerektiğini de hatırlatıyor.
Eduardo Galeano
Çünkü Eduardo Galeano da o her daim umudun, futbolun, hareketin, dansın, müziğin olduğu topraklarda doğmuş büyümüş bir insan. Uruguay doğumlu yazarın yazdıklarını uzun yıllar merak edip, okumaya karar verip, bir türlü okuyamamıştım. O artık yazamayacak olduktan (2015'te öldüğünden ötürü) sonra ancak elime alabildim bir kitabını. Çünkü o kadar güzeldi ki her karşılaştığımda cümleleri, her biri öylesine uzaktan ama yakın ve tanıdıktı ki. Yanlışım yoksa yazdığı en son kitaptan başlamış oldum böylece. Bir başka "keşke daha erken okuyabilseydim" dediğim yazar daha eklendi listeme. Hele bir de böyle en bir sevdiğim anlayışta yazan bir tane daha bulduğum için neden bu kadar savsaklamışım şimdiye kadar diye kızdım da kendime (Bir diğer bu şekildeki pırlanta-->Umberto Eco. Bu şekildeki derken bir dolu bilgiyle coşturan, adeta kana kana bilgi ve tarih içebildiklerimizi kastediyorum). Satırların altını çizmekten, araştıracağım diye bir kenara habire notlar almaktan bitap düştüm nerdeyse, okurken. Öylesine bir güzellik, öylesine bir şahanelik, inanmıyorsanız bakın misal:

Mayıs 3'ten:
İhtiyar şöyle gürlemişti:
-Komünistler kızlarımızın namusunu kirlettiler! Onlara okuma yazma öğrettiler!
Mayıs 14'ten:
Yahudi sürek avı daima bir Avrupalı geleneği oldu, ama onların borcunu ödeyenler şimdi Filistinliler.
Mayıs 25'te:
(...)ve Yunanca hairesis sözünden gelen ve seçim anlamına gelen sapkınlık (İspanyolcası herejia ç.n.) sözcüğünün bundan böyle hata anlamına gelmesine karar verdiler. Ya da başka bir deyişle: özgürce seçen ve inancın efendilerine boyun eğmeyen hata işlemiş olacaktı.
Haziran 13'ten:
Dünya giderek devasa bir karakola ve bu karakol da dünya boyutunda bir tımarhaneye dönüşüyor. Bu tımarhanede deli olanlar kim? Kendilerini öldüren askerler mi yoksa onlara öldürmeyi emreden savaşlar mı?
Temmuz 3'ten:
(...)golf 1000 yılı civarında İskoçya’nın yeşil düzlüklerinde çobanların can sıkıntılarını gidermek için küçük taşları tavşan yuvalama sokmalarıyla doğmuş ve o zamandan beri vazgeçilmez olmuştu.
Dünyanın en eski iki golf sahası İskoçya’da bulunuyor. İkisi de kamu mülkü ve girişleri bedava. Böyleleri dünyada çok nadir: genel kural, bu özelleştirilmiş sporun hepimizin alanlarını yiyen ve suyumuzu içen çok az sayıda insana ait olması.
Aralık 19'dan:
(Emma Goldman'ın cümleleri)
Acaba bizim sürekli övülen ve kutsanan annelik görevimizden daha korkunç, daha kriminal bir şey var mı bu hayatta?
Eğer oy kullanma bir şeyleri değiştirecek olsaydı, yasa dışı olurdu.
Her toplum hak ettiği suçlulara sahiptir.
Bütün savaşlar, kendilerinin yerine ölüme başkalarını gönderen savaşmaktan aşırı korkan ödlek hırsızlar arasında yapılır.

Bu yüzden tavsiyemi dinleyin ve "Ve Günler Yürümeye Başladı"nın yolculuğuna siz de atlayın.

[Benim okuduğum pdf Sel Yayıncılık'ın Süleyman Doğru çevirisiyle 2013 tarihli ikinci basımındandı. Sel Yayıncılık'ın kitapları en güzellerindendir bu arada. Şimdilik nette en ucuz fiyatı Pandora'da gördüm. 19,88 tl gibi bir fiyata bulunuyor.]

12 Temmuz 2017 Çarşamba

İlber Ortaylı'dan Türklerin Tarihi: Orta Asya'nın Bozkırlarından Avrupa'nın Kapılarına

İlber Hoca'yı o kadar televizyondan dinlemişliğim, netten dediklerini okumuşluğum, caps'lerine gülmüşlüğüm ve paylaşmışlığım var (hepiniz gibi) ama şimdiye kadar hiç de oturup, yahu bu adam harbiden ne diyor ne yazıyor diye bir kitabını önüme alıp okumuşluğum yoktu. Oysaki nerede görsem hep ilgimi çekmiştir kitapları. Hem konuları okumaktan, öğrenmekten, bilmekten keyif aldığım şeyler oluyor hem de İlber Ortaylı yazmış ya, belli bir cazibesi oluyor. O yüzden nihayet bu bayramda köyün yeşilliği içinde açtım, okudum.
Türklerin Tarihi adı verilen bu kitap, öncelikle söylemeliyim ki doğrusal şekilde ilerleyen bir tarih anlatısı değil. Yani bu isim verilince insan belli bir tarih kitabı formatı bekliyor ama kitabı açıp okumaya başladığınızda sanki yine Ortaylı bir tv programına çıkmış da onu dinliyormuşsunuz gibi ilerlediğini görüyorsunuz. Kitap sanki öyle bir programın konuşmalarının metne dökülmüş hali gibi. Biri konuyu ilerletmek açısından bir soru yöneltiyor, Ortaylı da o soruya cevap veriyor. Bir soru bir cevap şeklinde ilerliyor. En azından ana hatlarıyla böyle diyebilirim. Ama detaylara girdiğinizde bazı aksaklıklar görüyorsunuz, daha doğrusu bana aksaklık gibi gelen şeyler var ve belki obsesif olduğumdan takılıp durmuş olabilirim. Gerçi böyle bir eleştiriyi bile yapabilecek kapasite görülür müyüm bilemem ama. Bir kere her defasında Ortaylı kendisine yöneltilen soruya cevap vermiyor. O, o aşamada ne söylemek istiyorsa onu söylüyor. Hatta bazen bilmiyorsa o konuyu, tamamen başka bir konudan bahsedebiliyor ya da ufak hikayeler anlatıyor, başka örnekler veriyor. Ama kesinlikle o sorunun cevabını vermiyor (Ya da ben harbiden kıt zekalıyım, anlamıyorum.). Bir de öyle şeylerden bahsediyor ki kim ne ne olmuş nereye gitti diye bir kalıyorsunuz ortada (Bunca senedir tarih-arkeoloji okurum ben bile öyle dedim düşünün artık). Beni en düşündüreni ise kitabın anlatımı oldu. Madem Türklerin tarihini anlatacaksınız o halde ben bekledim ki tarihi kayıtlarda, arkeolojik olarak ilk ortaya çıktıkları zamandan ve mekandan başlayıp, artık nereye gittilerse nerelerden geçtilerse kronolojik olarak okuyayım. Genel hatlarıyla bu şekilde kitap, evet. Başlıklar da var, konuları ona göre de ayarlamışlar belki ama konunun uzmanını bile karman çorman hale getirebilecek bir dağınıklığın oluşmasına yine de engel olamamışlar. Bir de bu ilk cilt, Osmanlı'nın doğuşuna kadar getiriyor bizi. İkinci cildinde de Anadolu'nun Bozkırlarından Avrupa'nın İçlerine diyor.
İlber hoca, tanımayan bilmeyen varsa
Ha bu anlatının içinde güzel yönler yok mu, elbette var. İlber Ortaylı'nın o konuşurkenki bizim "esprili" olarak gördüğümüz dili kitap boyunca caps'leri hatırlayıp hatırlayıp gülümsemenize neden oluyor. Bazen karşınıza geçmiş, ilkokul öğretmeniniz gibi kafanıza kafanıza sokmaya çalışıyor gibi hissediyorsunuz. Bazen de çok bilmiş bir arkadaşınızla muhabbet ediyormuşsunuz da onu da bilmiyorsan yani diye karşınızda gözlerini deviriyormuş gibi bir ortamda buluyorsunuz kendinizi. Velhasıl okuması her ne kadar kafa bulandırıcı olsa da, kendinize bir Desmond sabiti belirler ona tutunup kaybolmadan ilerleyebilirseniz, keyifli ve alabildiğine bilgilendirici bir kitap bu. Aynı zamanda elinize daha araştırılacak, googlelayacak, o da neymiş diye peşine düşecek tonlarca şey veriyor.

Bir de özellikle bazı yerleri paylaşmadan edemeyeceğim:
İster reddedelim ister bilmemekte ısrar edelim; Türkler 12. asırdan itibaren bir Akdeniz toplumudur. Doğal coğrafya aynı zamanda bir kültürel çevredir.

12. asırda insanlar bizim yurdumuza “Türkiye” demekteydiler. İtalyan kaynaklarında bunu görüyoruz.

“Anatolia” bilindiği gibi Yunancada “doğu” anlamına gelir. Küçük Asya da, yine Yunanların tabiriyle, Büyük Asya’nın bir uzantısı manasındadır. Bizse buraya geldiğimizde söz konusu topraklara “Roma ülkesi” dedik, yalnız “Roma ülkesi” derken etnik bir adlandırma kastedilmemiştir. Zaman içinde Diyâr-ı Rum’a da “Anadolu” dedik.

Nihayet 19. yüzyılın sonundan itibaren, bilhassa Rumeli’deki vatan topraklarının kaybıyla, sadece Türk İmparatorluğu’nun değil, vatanın parçalanma süreci başlamış, dahası bu durum gittikçe belirgin bir hâl almıştır. Bu mevzuların üzerinde ayrıca durmak gerekiyor. Zira bugünkü Türkiye’nin yaşadığı problemleri anlamak, o dönemi bilmekle mümkündür.

12. yüzyılın düşünürü Kadı Ahmed Endülüsi diyor ki, “Türklerin medeniyete felsefe, matematik, coğrafya, tarih yapma/yazma konusunda katkıları yok ama pratik zekâlıdırlar, silah ticareti yaparlar.” Çinliler için de benzer şeyler söylüyor.

At ve deve üzerine bu zengin lügat, bir yandan da militer bir hareket tarzını getiriyor; örgütlenme ve çabuk hareket kabiliyeti.

Ortadoğu ve Orta Asya’da şehir devleti tipinde devletler olmaz. Sebepleri üzerinde ayrı ayrı duralım. Bunun iki sebebi var. Birincisi; zayıf olurlar. Küçük bir arazide büyük bereket olmaz. Asker beslemek için geniş araziler lazım. (...)Ortadoğulu şehir devletlerinin var olmamasının ikinci sebebi ise toplumların isteksiz oluşu... Zirai topraklar var. Sulama için arklar, küçük barajlar yapmak lazım. Bunlar, ancak geniş coğrafyaya sahip devletlerin becerebileceği işler... Kısacası büyük topraklara sahip devletler kervan ticareti yaparlar. Çünkü kervan ticaretini küçük devletler organize edemez.

Türk kimliğini anlamanız için sadece etrafındaki bölgeyi değil, geniş bir dünyayı bilmeniz gerekiyor. “Roma bize ait değil” diyemezsiniz. Girdikleri medeniyet dolayısıyla böyledir. İslam medeniyeti dediğiniz Arab medeniyeti değildir.

Söz konusu coğrafyaya bu kadar geç gelip yerleşen bir kavmin hesabı kesilmemiştir. Siz elbette bunun farkında değilsiniz, bölgeyi verilmiş olarak düşünüyorsunuz…
(...)
Türkiye’nin yüzyıllar önce açılan tarih defteri henüz kapanmamıştır ve sık sık da görüyorsunuz ki bu defter kapanmaz. Onun için tarih bilmek; nereden geldiğinizi, nasıl yurt edindiğinizi öğrenmek zorundasınız. Nitekim sürekli önünüze söz konusu defteri çıkartacaklar ve bundan kaçma imkânı yoktur.

Gençlerimiz zengin bir kültür mirası alıp bunun bilincinde olmadıkları için ön planda kimlik bunalımından dolayı bundan kaçmaktadırlar. Çünkü bariz vasıf budur; kimliğin oturmadığı, iyi tarif edilmediği, benimsenmediği yerde; ulus ve vatan coğrafyası da benimsenemez. Tarihi benimsemezse coğrafyayı da benimsemez, dolayısıyla kimlik eksik teşekkül eder ve ortada sadece karnını doyurmaya kalkan ve mütemadiyen bunu tekrarlayan garip bir toplum oluşur.

Batı-Doğu ayrımı bir uydurmadır; tarihî gerçeğe oturmaz. Ama ulus olarak içine kapalı olduğumuz, derinliksiz bir pragmatizme saplandığımız bir gerçektir. Dünyaya açılmak için ticari faaliyet yetmez, dünyayı koruyup sevecek bir kültürel açılım gereklidir.
Oysa Osmanlıca, sadece Türkçenin Arap harfleriyle yazılmasıdır. Bunun ayrı bir dil olamayacağı çok açıktır. (...)Osmanlıca denen dil aslında bir dil değil, bir bürokrat jargonudur.

Dil öğrenmeyen ve yeterince çalışmayan kimseler 1928 Harf Devrimi’ni suçluyorlar.(...) Harf Devrimi ile Çinceden Latin harfli bir dünyaya yahut piktografik yazıdan (resim yazısından) fonetik bir alfabeye geçmiş değiliz. Avrupa’daki Şarkiyat şubelerinde bölüme yeni giren talebelerin daha ilk haftalarda söktükleri bu harfleri bizimkiler öğrenmezler. Öğrenemezler demedim, çünkü kendilerinde gereken merak ve sabır yoktur. Haftalarca ellerinden düşürmedikleri iPhone’a harcadıkları enerjiyi
Arap harflerine, İngilizce gramere veya müzik derslerindeki notalara ayırıp harcasalar başarılı olabilirlerdi.

Sanat okuluna, tarım enstitüsüne girecek öğrenciyi o kurumları açmadığınız için imam hatibe yöneltirseniz, gerekli sabır ve meraka sahip gençleri bulamazsınız.

Türk boyları İslam’ı doğrudan doğruya medeni ilişkiler dediğimiz kültürel ve ticari ilişkilerle kabul etmişlerdir. Açık olan şudur ki bize İslam’ı öğretenler İranlılardır, Araplar değil. Kabul ettiğimiz Arab alfabesindeki ek harfler, bazı dinî terimler (peygamber, namaz, oruç) Farsçadan gelir.

Sanat bu; şiirin halktan kopması ve halka bağlanması gibi sözlerin ne anlamı var, bu hangi sınıra dayanır?

Dediğim gibi, Türkler kadar din değiştiren ve farklı mesleklere mensub başka bir millet bulunmaz.

Bütün tarihçiler sübjektiftir. Mühim olan kompozisyonu iyi yapmak, palavracılığın dengesini ayarlamak ve ahlaksızlık derecesinde tahrifata gitmemek...

Savaş tarihini küçümserler ama tarih savaşlardan ibarettir;beğenin veya beğenmeyin.

Yavuz Sultan Selim de Fatih Sultan Mehmed de birer ateşli silahlar ordusu komutanıydı. O yüzden meselâ bir film çekerken Fatih’i, Moğol başbuğunun zırhı içinde temsil edemezsiniz. Top sevk eden bir adam başka türlü giyinir.

Gelelim çok tartışılan bir mevzuya. Osmanlı’nın kuruluş yılı tam olarak kaçtır?
O devirde devletler noter akdiyle kurulmuyor.

[Ben kitabı pdften okudum. Timaş Yayınları'nın 2015 tarihli ilk basımındandı. Nette de en az fiyatı Pandora 16,65 tl ile sunuyor.]

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Jeffrey Eugenides'ten Middlesex

14 yaşını bitirmek üzere olan Calliope Stephanides ergenlikteki diğer tüm kızlar gibi sorunlarıyla boğuşmaktadır. Ama kendinde hep bir "başka" sorun varmış gibi hisseden Calliope ne olduğunu, ondaki sorunun ne olduğunu bir türlü çözemezken sıcak bir yaz günü geçirdiği bir kaza ile sorununun kaynağının ortaya çıkışı başlamış olur. Bundan tam 41 yıl sonra ise yaşadığı onca şeyin ardından oturur Cal ve tüm bunlara sebep olan o ufacık kromozomların - onu oluşturan kromozomların - hikayesini en başından anlatmaya başlar. Yüzlerce yıl önceki atalarıyla birlikte ortaya çıkan sonrasında 1922'de Bursa'nın bir köyünden ateşler içindeki İzmir'e, savaşların ardından karman çorman olan Yunanistan'a, oradan gemiyle yepyeni bir kıtadaki çok farklı bir kente uzanan öykü ilmek ilmek Cal'i oluşturur böylece.
Kendisi de, romanının kahramanı gibi Yunan asıllı bir Amerikalı olan Jeffrey Eugenides'e 2003 yılında Pulitzer Ödülü'nü getirmiş Middlesex. Bunun dışında 2 romanı daha var, bir dolu da kısa öyküsü ve yazısı. Romanlarından biri, Türkçe'ye Bakir İntiharlar diye çevrilen kitabını Sofia Coppola 1999'da bir film haline getirmişti (İzlediğime hiç mutlu olmadığım filmlerden bir tanesiydi zamanında. Ne Eugenides'i ne Coppola'yı bilirdim, Kirsten Dunst ve Julia Stiles'a takık olduğum yıllardı ve filmin afişinde de Dunst kocaman bir şekilde göründüğü için balıklama dalmıştım filme. Ama hiiiç benlik değildi, siz kendiniz karar verin--> http://www.imdb.com/title/tt0159097/). 2010'da da kısa öykülerinden biri "Baster", The Switch ismiyle sinemaya uyarlanmış (onu izlemedim işte, Jennifer Aniston'ı görmeye dayanamıyorum son sürat kaçasım geliyor). Son romanı The Marriage Plot Türkçe'ye çevrilmemiş, bulamadım ben o yüzden öyle diyorum. Ama çoktan tv uyarlaması üzerinde çalışılmaya başlanmış. Hatta Middlesex'in de tv dizisi olarak uyarlanacağına dair birkaç bir şey okudum. Yani anlayacağınız Eugenides bir yandan çok tutulan, gayet popüler olan şeyler yazarken bir yandan da bu yazdıkları edebi çevrede de takdir ediliyor.
Jeffrey Eugenides
Middlesex'e geri dönersek..Daha en başından hikayesine vurucu bir cümleyle bodoslama girip, tüm kitap boyunca anlatacağı ne varsa o ilk sayfada tek tek söyleyiveren bir hikaye bu. Anlatıcımız, kahramanımız Cal daha en başından durumunu açıklayıp, böyle böyle diyor. O bir hermafrodit olarak doğuyor ama doğduğunda fark edilmediği için ancak ergenliğe girdiğinde belirmeye başlayan tuhaflıklarını görüyor. Zaten 14 yaşında da bir kaza sonrası hastanede fark edilen durumun ardından gerçek kimliğine ulaşması da çok uzun sürmüyor. Nasıl başladığını ve nasıl bittiğini bildiğimiz, dahası kahramanımıza ne olduğunu bildiğimiz, bunu bize direkt söyleyen bir hikayeyi yaklaşık 600 sayfa boyunca anlatılabilen akıcı ve merak uyandırıcı bir roman haline getiren ne peki? Kesinlikle Eugenides'in kalemi. Anlatmayı seçtiği zaman dilimi, mekanlar, kentler, ülkeler. Dahası karakterlerinin her biri hem çok yakınlar hem de çok uzak. Kurtuluş Savaşı sırasında başlıyor anlatmaya bize Cal öyküsünü. Onu oluşturan ilk kuşak, Bursa'nın bir Rum köyünden iki genç kardeş. İpekböcekleriyle başlayan hikayeyi biz, senelerce okulda, tarih kitaplarımızda Kurtuluş Savaşı olarak okuduğumuz olayları bir de karşı-laştırdığımız tarafın ağzından, daha doğrusu 3.kuşak bir Yunan-Amerikalı'nın ağzından dinlerken herşey çok daha ilginç hale geliyor. Sonrasında bizim İzmir'in Kurtuluşu, Yunanların denize dökülmesi olarak bildiğimiz günleri hem bu yurtlarını terk etmiş iki Rum kardeşin hem de İzmirli bir Ermeni'nin gözünden görüyoruz. Ardından yıllardır filmlerle gördüğümüz bildiğimiz bir hikayeyi bir de bu kahramanlarımızın gözünden yaşıyoruz, taşı toprağı altın, özgürlükler ülkesi Amerika'ya Ellis Adası'ndan geçerek adım atan Avrupa'nın, yaşlı kıtanın fakir ama umut dolu göçmenlerinin hikayesi. 

Tarihi saptama: İnsanlar 1913 yılında insan olmayı bıraktı. Bu, Henry Ford’un, arabalarını hareketli bantlar üzerine yerleştirip işçilerin bu bandın hızına uygun olarak çalışmalarını istediği yıldı. İşçiler önce isyan etti. Çağın yeni hızına ayak uyduramayanlar kitleler halinde iş bıraktı. Uyum süreci o tarihten bu yana devam etti; öyle ya da böyle hepimiz ondan bir şeyler kaptık, yüz çeşit hareketi tekrarlamak üzere joystick ya da uzaktan kumandalarımıza sarıldık. (Kitaptan)
O göçmenlerle birlikte ise önce "Roaring 20s" fonunda motorlu araba devrimi kenti Detroit'te yaşıyoruz, muhteşem ama içki yasaklı yıllar yerini Büyük Bunalım'a bırakırken ve ikinci kuşakla birlikte biz de Amerika fonuna iyice alışırken II.Dünya Savaşı patlak veriyor. İkinci kuşakla ikinci savaşı da atlattıktan sonraysa Amerikan kültürünün 60ları ve 70leri ile herşey nihayetine ererken Calliope de artık Cal'e dönüşüyor.

Kadınlar bir bedene sahip olmanın ne demek olduğunu iyi bilir. Onun zorluk ve kırılganlığını da, zafer ve hoşluklarını da... Erkeklerse bedenlerinin sadece kendilerine ait olduğunu sanırlar. Kalabalık içinde bile bu böyledir.(Kitaptan)

Eugenides'in kitabı bir hermafroditin hikayesi gibi görünse de ilk başta, böylece anlattığım gibi esasında bir ailenin kuşaklara yayılan hikayesi. Zaten kitabı da bu kadar okunası, bu kadar keyifli yapan bu. Cal'in durumu en başta bizi bir şaşırtsa da (çok fazla karşılaşmadığımız pek bilmediğimiz bir şey olduğu için) sayfalarla birlikte 1922'ye ışınlandığımızda ve yıllarla birlikte koşturduğumuzda onu tamamen unutuyoruz. Durumunu unutuyoruz daha doğrusu, sadece çıkış noktamız oluyor o ve Cal de yanı başımızda bizimle birlikte yürüyor. Evet bir yandan insan şaşırıyor, tüh tüh vah vah diyor ama sonra da en azından bugün doğan bebekleri daha doğduklarında hemen bir tam taramadan geçirip, bir şey varsa fark ediyorlar ve her şey ona göre şekilleniyor diye düşünüp, rahatlıyor (Tabi hala dünyanın yüzde doksanının bir köy olduğu gerçeğini kendimize hatırlatmazsak). Ama burada çok önemli bir nokta var: Eugenides her ne anlatıyorsa onu hiç bir türlü fazla dramatize etmiyor, abartmıyor, her şeyi dozunda yapıyor. Başka bir yazarın elinde salya sümük hale gelecek kısımları o kadar güzel anlatıyor ki mesela okumaktan apayrı bir zevk alıyorsunuz. Komedi dozunu öyle bir ayarlıyor ki hem kahkaha atıyor hem de düşünüyorsunuz. En önemlisi, yukarıda bir yerlerde de dediğim gibi, hem çok farklı bir hikaye anlatıyor hem de alabildiğine içimizden, alabildiğine yakın bir şey oluyor bu.
Yakın dememin sebebi, bilmem size de öyle geliyor mudur ama Yunan hikayeleri, içinde Yunan esintileri olan hikayeler, filmler bana hep tanıdık gelir bir şekilde. Aslında tanıdık kelimesi tam olarak karşılamıyor hissettiğimi. Yakın ya da sıcak gibi diyebilirim belki. Genel fikir olarak Orta Asya'dan göçerek gelmişsek buralara, yani çoğunluğumuz için öyle bir sav atabiliyorsak ortaya, diyebilirim ki yola çıktığımız yerden çok durmayı seçtimiz yere daha çok benzemişiz. Batı özentiliği, Amerika özentiliği gibi salak saçma tabirleri geçiyorum. Onlarla alakası bile yok demeye çalıştıklarımın. Sadece tarafsız bir şekilde baktığınızda gelip yerleştiğimiz bu yerde, yan tarafımızdakilerle elimizde olmadan baya bir benzeşmişiz. Bundan dolayı, hem de onca yaşanmışlığımızdan dolayı (kör olasıca savaşlar) Ege Denizi'nin ortasına bir çizgi çekmişiz de iki yanında simetri oluşmuş gibi. Roma'da bile gittiğimiz Yunan restaurantında evdeymişim gibi hissetmemin bir sebebi olsa gerek. Ya da mesela My Big Fat Greek Wedding filmini izlediğimde ilk seferinde, o kadar gülümsememin o kadar sevmemin sebebi buydu. Hala her bulduğuma öneririm bu filmi, o kadar sevimlidir kendisi (Filmi takip eden yıl dizisini de yapmaya çalışmışlar ama tutmamış, 7 bölüm falan. 2016'da da filmin ikincisini yaptılar. İlki kadar değildi ama işte, ilkinin hatrına izleniyordu. Ama ilk film tee önceden tek kişilik oyunuymuş hem başrol hem de senaristi olan Nia Vardalos'un.)
Tabi siz şimdi bir de bu hermafrodit ne ola ki diyor olabilirsiniz. Yunan mitolojisine aşina olmayanlar için ve olayın tıbbi boyutunu benim gibi daha önce çok da fark etmemiş olanlar için kendi okuduklarımdan şöyle derleyeyim. Yunan mitolojisinde tanrı Hermes ve tanrıça Afrodit'in oğlu olan Hermafrodit (bu ikisi de resmen günümüz yeni kuşak ebeveynleri gibi tutmuş ikisinin isimlerini birleştirip çocuklarına vermişler) pek yakışıklı bir genç imiş. Ida dağının nymphleri tarafından büyütülen yağız delikanlımız 15'ine gelince her kanı kaynayan genç gibi gezeyim göreyim diyerekten soluğu Karia'da almış ki burası Muğla'nın kuzeyinden başlayıp Büyük Menderes'e kadar inen bir alanı kaplıyor. Karia'daki krallığın merkezinin yer aldığı Halikarnassos'ta bir su kaynağına (işte göl nehir bir şey, siz anlayın), Salmacis suyuna gidiyor. Orada kenara uzanmış yatarken tüm görkemiyle, nehrin nymphesi ona aşık oluveriyor (Bazı kaynaklara göre Salmacis nymphenin ismi ama çok da iyi bilmediğim konuda ahkam kesmeyeyim). Nolur tanrılar noluuur bizi bir araya getirin, ayh ben dayanamayacağım bana fenalıklar basıyor diye yalvar yakar dualara girişen nymphenin duasını duyan Olimpos'un tanrıları sen misin aşık olan al ulan sana diyerek etmişler edeceklerini. Aşık nymphe ile yakışıklı delikanlının bedenlerini bir araya getirmiş, ikisini tek bir insan yapmışlar. Böylece hem erkek hem de kadın bedeninin özelliklerini taşıyan Hermafrodit ortaya çıkmış. 
Jean-Fronçois de Troy'un Salmacis ve Hermafroditus'u, Christies'den.

Diocletian Hamamı'ndan 2.yy.a ait mermer Hermafrodit heykeli, Louvre Müzesi'nden.
Antik Yunan'da ve Roma'da bu hikaye sebebiyle bu Salmacis'in suları erkekler için lanetli diye bilinirmiş. Bu suya giren erkeklerin kadınsı özellikler kazandıkları söylenirmiş. Bu mitle birlikte Yunan ve Roma döneminden kalma çeşitli hermafrodit heykeller görmüşlüğüm var benim. Müzelerde en çok rastladığım bu yüzükoyun uzanmış gibi yapmış ama bedeninin aşağısı yan duran hermafrodit heykeli. Ki her bir eserde yüz güzelliği olarak on numara yapılır kendisi. (Mit ile ilgili kaynaklara bakmak isterseniz: Theoi ve Greek Myth Index). İşte yüzyıllar geçtikçe insanlar da bu mitten yola çıkarak çeşitli şekillerde meydana gelebilen bu kromozom bozukluğuna bu adı vermiş. Yani sanıyorum kromozom bozukluğu deniliyor, emin de değilim çünkü tıp bana inanılmaz uzak bir alan. Anladığım kadarıyla çeşitli varyasyonları var bu durumun. Bebeklikte teşhis edilmezse vücudun baskın hormonu artık hangisi oluyorsa ona göre ergenlikte ortaya çıkıveriyor. Ya da kişi kendisini hangi cins olarak görüyorsa ona göre tıbbi müdahaleye girişiyorlar.
Peki baya uzattım, anlattıkça anlattım ama toparlayayım. Uzun lafın kısası, kitap şahane. Okuyun.

[Ben kitabın pdf'ini bulup, oradan okudum. Pdf hali Domingo'nun nisan 2015 tarihli ilk basımından elde edilmişti. Çevirisi Solmaz Kamuran'dan. Nette Türkçe'sini KitapYurdu'nda gördüm, 22,50 tl gibi bir fiyata düşmüş.]

8 Temmuz 2017 Cumartesi

sono tornata

Nihayet döndüm. Yani salı sabahı döndüm Ankara'ya ama ancak kendimi toparlayabildim. Çünkü eve gelip bir gece yatıp sonraki sabah hemen abimlere gittiğim için annemle birlikte, kafam allak bullak olmuştu. O eve gitmek istemiyorum. Yeğenlerimi seviyorum evet, ama o evde bana bir şeyler oluyor. Tamamen kafamda, biliyorum. Ama yine de engel olamıyorum. Abimlere gidince eve girdiğim anda üstüme bir şeyler çöküyor. Kafamı kaldıramıyorum, gözlerimi açamıyorum. Olduğum yere yığılıp, ölü gibi uyuyacak hale geliyorum. Öyle olunca da çocuklarla da doğru dürüst ilgilenemiyorum. Sinirim bozuluyor, moralim çöküyor. Bir yandan çok oynamak istiyorum yeğenlerimle, beraber koşturalım, hoplayalım zıplayalım istiyorum. Bir yandan da elimi kolumu kaldıramıyorum. Önümde çocuk kendini paralıyor benimle oynamak için, bense beni bir rahat bıraksa da uyuyuversem şurada diye sinirleniyorum ona. Sonra anında kendime kızıyorum, ulan gerizekalı sorun sende ne kızıyorsun el kadar çocuğa diyorum. Kendimden nefret etmeye başlıyorum. Delireceğim galiba.
Öyle olunca kaçıveriyorum hemen oradan. Önceki gün de öyle yaptım. Bir gece kaldım, ertesi gün çıkıp evime geldim. Tabi bu arada oradan çıkmak her defasında daha da büyük olay oluyor. Her defasında büyük yeğenim - ki üç buçuk yaşında - gidemezsin gitme diye ağlamaya başlıyor, kendini yerlere atıyor, bana yapışıyor, kendini helak ediyor. Saatlerce onu yatıştırmaya uğraştıktan sonra çıkabiliyorum oradan. İçim parçalanıyor ama boğazımı sıkıyorlar sanki o evde kendimi atmam lazım bir an önce dışarı gibi hissediyorum. Tüm bunlar olurken annesi de bana her defasında daha fazla sinir oluyor. Çocuğunu bu kadar üzüyorum, psikolojisini bozuyorum diye öldürecek bir gün beni.
Sorun bende biliyorum. Kocaman bir sorun var bende ama nasıl düzeltebilirim bilmiyorum. Etrafımdaki herkese mutsuzluk getirmek üzere doğmuşum gibi. Ya da diğer herkes için normal, düzgün giden şeyler bana gelince hep sarpa sarıyor, saçmalaşıyor gibi. Herkes gider kolayca, normalce yüksek lisans yapar mesela. Benim iki seferdir hep sarpa sarıyor. Evet benim suçum. Hep ben hiçbir şeyi doğru düzgün yapamıyorum, elime yüzüme bulaştırıyorum. Ya da insanlar bir şekilde beni sevmeyi başarıyor, arkadaşım oluyor; bense her defasında aramıyorum sormuyorum ilgilenmiyorum son sürat kaçıveriyorum. Herkesi üzüyorum. Sonra herkesi üzdüm diye ben daha çok üzülüyorum.
İşte böyle, şu güzelim havada, hiçbir derdim yokken gene de hayat dar oluyor bana. Babam telefonda çık gez dolaş boşver temizlik mi yapıyorsun evde diyor. İyi peki diyorum, diyemiyorum ki nereye çıkıp gezip dolaşacağım. Bu salak şehirde gezecek neresi var, gezecek param mı var, kendi başıma nasıl gezeceğim, kaldı ki sokağa adım attığım anda her bir köşeden tecavüzcüsü tacizcisi katili psikopatı fırlayacak gibi bu ülkede. Markete gitmeye bile tırsıyorum. Tabi bunların hiçbirini diyemiyorum. İyi peki deyip, evin kapısını 30 defa kilitleyip, film izliyorum kitap okuyorum.
Neyse kafaları iyice ütüledim. Köydeki odamın manzaraları koyayım, biraz güzellik edeyim.
Sabahları kalktığımda pencereyi açınca dosdoğru karşımdaki manzara bu

Sonra kafamı aşağıya indirince yavaş yavaş ufka doğru uzanan ormandan görünmeyen dimdik karadeniz yokuşu

ve en sonunda penceremin dibi
bonus olarak da köydekilerin çorak düzü dediği benimse edward'ın çayırı dediğim yer

21 Haziran 2017 Çarşamba

fındık

Ben bir Karadeniz havası alıp geleyim bari yoksa böyle otomatiğe bağlamış gibi film eleştirilerine boğacağım sizi.
Hepimize şimdiden iyi bayramlar olsun neye inanıyor olursak olalım. Sonuçta bayram :)

20 Haziran 2017 Salı

The Disappearence of Eleanor Rigby : Them (2014)

İnanın nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Neresinden anlatılır, ne denir, hiç bilemiyorum. Çünkü kendimi bu kadar saçma bir durumda bulduğum çok az film oluyor. Hani ne kadar kötü olursa olsun izlediğim, denk geldiğim film, gene de diyebilecek bir şey oluyor normalde. Ama bunun için, inanın çok karmaşık bir haldeyim. En iyisi mi ben de kendi hikayemi başa sarayım.
İlk cümlem şu olacak: James McAvoy'u çok severim. İlk defa Becoming Jane'de izleyip filmlerinin, yaptığı işlerin peşine düştüğümden beri 10 sene geçmiş. Bu 10 sene içinde en oynadığı birkaç film dışında nerede ne oynadıysa izledim. İlk başta kendine hayran bırakan oyunculuğuydu, sonra zaman ilerledikçe kişiliğini de sevdim (ha diyeceksiniz kişiliğine dair gördüğün ne varsa hepsi gene de bir kamera önünde oluyor olduğu gerçeğini barındırıyor, bu durumda hakikaten de gerçek kişiliğini görebilmiş misindir, haklısınız). Jessica Chastain'i ise tam olarak hangi noktada beğenmeye başladım emin değilim. Herhalde sırf Oscar adaylığı yüzünden izlemek üzere açtığım ve bir daha kesinlikle bir Terence Malick eziyetine daha katlanmayacağımı anladığım The Tree of Life'ta görmüş olabilirim ilk defa. Onunla tanışmam nispeten yeni olsa da fiziksel olarak ve taşıdığı havadan dolayı Chastain'i beğenirim ve oyunculuğundan çok, kadını seyretmeyi seviyorum. Değişik, böyle uçuşan bir havası var. Ama aynı zamanda hep de demir gibi duruyor. Haa öte yandan, onun da gerçek hayatında - benim gibi bir için - çok çekilmez bir insan olduğunu düşünüyorum kendimce. Çok gıcıktır bence yani.
Hah işte bu yüzden bu iki ismi bir filmde, hem de filmin her yerdeki tanıtımlarında "aşk hikayesi" gibi bir konu içinde görünce 3-4 yıl önce, ooo dedim tamam şahane, izlenir bu. Ve süper de bir Beatles şarkısıdır Eleanor Rigby. Ama fragmanları falan da izledikçe, hımm belki tam benlik olmayabilir, neyse bir dursun bir kenarda dedim. Zaten bu yazan ve yöneten Ned Benson isimli şahıs filmi belli ki festivaller için yapmıştı, dahası iki baş karakterin bakış açısından iki ayrı montajını yapıp, göstermişti. Him ve Her olarak. Sonradan iki versiyonu harmanlayıp tek bir normal film gibi Them adıyla gösterime sokmuştu. Bakın gene de umudum vardı. Fragmanlar öyle uyuz görünüyor ama dedim, böyle erkek-kadın bakış açıları falan ooo belki de şöyle esaslı bir aşk hikayesi izleyeceğizdir. İşte böyle böyle, başıma geleceği içten içe bilsem de kabul etmek istemeye istemeye, sonunda ne izlesem kurasından önceki gün bu çıktı.
Bir aşk hikayesi değil. Alakası bile yok. İki genç insanın birbirlerine nasıl aşık oldukları, sonra ayrıldıkları ve her zorluğu aşıp, üstesinden gelip nasıl aşklarına geri döndüklerinin hikayesi falan hiç değil. Neredeyse 7 yıldır birlikte, evli falan olan bir çiftin bebek yaştaki çocuklarını bilemediğimiz bir sebepten kaybetmeleri üzerine kadının yasa bürünmesi, adamın yası ve acıyı reddetmesi, bunun üzerine kadının sen ne odunsun bebeğimiz öldü ben mahvoluyorum diye çemkirip intihar etmeye çalışması, kurtulup ailesinin yanına taşınması ve orta yaş bunalımına girmesi, yani şimdi hayatta ne yapsam gitsem evlendim diye yarım bıraktığım tezimi mi yazsam Paris'te yoksa babamın kodaman arkadaşlarının ayarlamasıyla evin yakınındaki üniversitede tamamen alakasız bir derse mi girmeye başlasam, saçımı mı kestirsem, ben kimim bunalımlarına girmesi. Tabi bu sırada adamımızın da bir yandan kimlik bunalımındaki karısını geri kazanmaya çalışması, restaurantının batıyor olması, falan filan.
Şimdi böyle bir konu üzerine film yaptıysan, bunu bir aşk hikayesi diye lanse etmeyeceksin. Çünkü aslında bebeğini kaybeden bir çiftin bu duruma nasıl tepki gösterdiği senin konun. Aralarında öyle dillere destan bir aşk göremediğimiz gibi, bu yaşadıkları o kadar yapay ve vasat geliyor ki, ulan sizin derdinizin içine edeyim oluyorsunuz. Sen ne anlayacaksın öküz diyebilirsiniz. Haklısınız, böylesi kötü bir durumu anlayamam, umarım, dualar ediyorum ki hiç bir zaman anlamam. Hiçbiriniz de yaşamayın inşallah, orası ayrı. Ama bu kadar şahane iki oyuncuyla bu kadar köklü bir acıyı izleyiciye geçirtemeyen bir film nasıl yapılır, benim derdim o. Zaten dediğim gibi, en başta bir kendimi salak yerine konulmuş hissettim. Ne izleyecektim ne izledim. Sonrasında da sinirlendim. Çünkü bu üst sınıftan, böyle zenginlik içinde yüzen, bir elleri yağda bir elleri balda, New York'un ortasında bisikletleriyle gezinen, metrodan inip tramvaya binen, taksiye atlayıp dolaş sen şehri bir yere gideriz diyebilen beyaz amerikalıların acıları insanı deli ediyor. Evet çok kötü bir acı ama onların bunu yaşıyor olduğunu gösteren bir film yapmak saçma geliyor. Ne demek istediğimi tam anlatamadım burada ama ne yapayım artık.
Bir de montaj sıkıntısı var tabi. Özet akışını okuyunca aslında Him ve Her versiyonlarının daha anlaşılır olduğunu gördüm. Hatta direkt Him versiyonu çok daha etkili bir tek başına film olabilirmiş. Ama Them haline gelen görüntüler bütününden bir şey anlamak, takip etmek, birbirine mantıklı bir şekilde bağlamak mümkün değil. Boşluklarda yüzüyorsunuz. Hayal gücünüze kalıyor artık kim neyi nerede neden öyle yaptı diye.
Cümlelerce kafanızı ütüledim biliyorum. Ama çok saçma. Hakikaten çok saçma ya. Neden böyle bir film yapmak istemiş, neden böyle bir film yapmış Ned Benson kişisi? Dahası neden ve nasıl alet etmiş güzel oyuncuları? Gerçi Jessica Chastain böyle filmlerin insanı gibi duruyor, var ondan o gıcıklık ama James ya sen? Ve ben neden izledim?
İzlemeyin, kesinlikle. Hiçbir versiyonunu. Saçmalık.

19 Haziran 2017 Pazartesi

Veronica Roth'tan yeni bir serinin ilk kitabı: Bir İz Bırak

Birbirine düşman iki ayrı ırkın ikiye ayırdığı gezegen Thuvhe'nin bir tarafında Thuvheliler kar kıyafetleriyle dolanırken diğer tarafında Shotetler, savaş eğitimleri içinde büyüyerek, kollarına her öldürdükleri insan için birer çizik atarak, galaksideki diğer gezegenlere yağma seferleri düzenleyerek yaşar. Koca galaksideki Thuvhe gibi gezegenlerin her birinde üçer tane kahin bulunur. Gezegenler meclisinin ortak yönetimi altındaki bu sistem içinde kahinler, kader bahşedilmiş ailelerin üyelerinin kaderlerinde ne olduğunu görürler ve bunu meclise bildirirler. Her seferinde böyle devam eden düzenin tekerine bir gün çomağı sokarlar tabi. Meclise bildirilmiş bu kaderler tek tek televizyonda okunur, galaksinin her bir köşesine ulaşır. Kaderlerinin birbirini bağladığı Thuvheliler Akos, Eijeh ve Ori ile Shotet olan Cyra ve Ryzek'in ve daha nicelerinin mücadele dolu hayatları böylece başlamış olur. Gezegenleri çevreleyen bir "akım" bariyerinden gelen bir tür gücün her bir insanın içinde dolanıp, zamanı geldiğinde ona "akım-armağanı" bahşettiği bu galakside artık her biri kahinlerin bildirdiği kaderi bir şekilde yenebilecek ilk insan olabilecek midir?
Veronica Roth'u Uyumsuz serisinden biliyor musunuz, bilmiyorum. Ben hem kitaplarını okumuş hem de filmlerini izlemiş bir okuyucu-izleyici olarak bir yandan hem takdir ediyorum Roth'u bir yandan da kıskançlıkla karışık beğenmiyorum. Beğeniyorum çünkü yazdıkları bir şekilde elinize aldığınızda okunuyor. Macerası bol, temposu yüksek anlatımı içinde karakterleri ilginç ve en önemlisi yarattığı dünyalar gayet sağlam temeller üzerine kurulu oluyor. Argümanlarını iyi oluşturuyor ve yan karakterlerle, hikayelerle desteklerken yine de çok karmaşıklaşmadan, sade kalabilmeyi başarıyor. Beğenmiyorum,çünkü hitap ettiği kesim ve içinde yer aldığı tür (genre diyorlar ya hani o) onu edebi bir çerçevede ele aldırmaya müsait değil. Yani bu tür içindeki herhangi bir yazarın bir kitabını açarken kimse bir Hemingway ya da Tolkien ya da ne bileyim bir Ursula K.Le Guin dili, anlatımı beklemiyor. Eh haliyle de duyulan saygının türü ve derecesi daha farklı oluyor. Bir Philip K.Dick'in kaleminden çıksa aynı konu, hepimizin bakışı ve ele alışı daha farklı olacakken, Roth yazdığı için nasıl olduğunu ve ne ifade edeceğini tahmin edebiliyoruz. Saygı duyulmuyor demiyorum, sonuçta Uyumsuz serisiyle geçtiğimiz yıllarda en çok satan ve en çok kazanan yazarlar listesinin tepesine tırmanmış bir yazar oldu Roth. Ama işte "bir şeyler" tam hissettirmiyor. Yani bu tür kitapları okuduğu için bile insan arada bir ufaktan huzursuzluk duyuyor. Ya da okurken, kitabın içinde ilerlerken bazı yerler geliyor siz de "hafifliği" fark ediyorsunuz, ister istemez o "şeyi" düşünüyorsunuz. Misal bir insanın tokat yemesi olayının iki türde meydana gelişini okumak gibi bu. Birinde bir babadan veya anneden yenilen tokatı okurken diğerinde bir arkadaştan şakalaşırken yenilen tokadı okuyorsunuz. Olay aynı ama işte. Bunun içinde en büyük örneğim hep Açlık Oyunları olmuştur mesela. Bu kadar içler acısı, bu kadar devasa bir konuyu o "tür" yazarı olarak ele aldığı için serinin yazarı kitapları okurken hep içime oturmuştur, bunu şöyle kallavi bir yazar ele alsaymış ne olay olurmuş diye. O yüzden filmleri daha çok etkilemiştir beni, yamulmuştum filmlerini izlerken. Çünkü konu hakikaten pek çok açıdan ele alınıp, pek çok katmanı olan bir konu ve yazarının yazım biçiminden dolayı aslında vermesi gereken etkiyi veremiyor.
Veronica Roth,
fotoğraf veronicarothbooks'tan
Veronica Roth içinde hemen hemen böyle demeye getiriyorum. Okunmakta, bu kadar satmakta haklı evet, ama kıskançlığıma yol açması da işte tam bu ve yukarıda bahsettiğim durumdan ötürü. Yani bu şekilde hepimiz yazabiliriz. O ve onun gibi, bu türün içindeki kitapların yazarlarının anlatım biçimlerine baktığınızda görebilirsiniz bunu. Hepimizin yazabileceği şekilde anlatıyorlar. Eh diyorum öyleyse bizim suçumuz ne? Yani sırf yanlış ülkede yanlış dilde yazıyor olmamız mı? Ben de gittim yazma atölyesine. Roth'un Uyumsuz serisi tıpkı böyle bir yazma kursunda ortaya çıkmış. Ama benim gittiğim kursun yazımıma pek bir etkisi olmadığı gibi, düşünüyorum da kurs sırasında ben yazsaydım öyle bir şey herhalde hem diğer öğrenciler hem de hoca önce bir yerleriyle gülerdi bana, sonra da sen boşver artık gelme derlerdi. Oysa bu türü en çok okuyan ülkelerden biri bizizdir herhalde. En çok satılanlardan da. Ama işte sorun hangi aşamada bilmiyorum ve bu durum o kıskançlıkla karışık beğenmemezliğe yol açıyor. Haa ama sezarın hakkını sezara teslim ediyorum, yazma biçimleri dediğim gibi olsa da bu yazarların anlattıkları hikayeler, yarattıkları karakter belki de bizim yaratamadıklarımız, bizim yapamadıklarımız.
Kitabın içine girersek ucundan kıyısından, diyebilirim ki genişçe bir esinlenme mevcut. Kendi web sitesinde bile Star Wars etkisinde diye lanse etmeyi uygun bulmuş Veronica Roth. Bir Star Wars değil tabiki, hemen celallenmeyin. Bu akım olayı bolca "force" esintilerinde orası açık. Ama burada akım olarak icat ettiği şeyi belirli grupta toplamamış, herkese farklı yetenekler veren bir şey olarak dağıtmış yazar. Bu da haliyle kitap boyunca her karşılaştığımız karakterde olaya göre türlü türlü ilginç özellik bulmak anlamına geliyor. Özellikle ana karakterlerimizden Cyra'nın akım-armağanı yani yeteneği, üzerine oldukça düşünülebilecek, sayfalarca felsefesi yapılabilecek bir şey (Bu arada aklınıza geldi biliyorum, parlayan bir vampire dönüşüp de yetenek kazanan ergenler diye kıs kıs gülüyorsunuz. Yapmayın, etmeyin.). Bu akım durumu dışında hikayenin içinde çöl gezegeni, buz gezegeni, habire yağmur yağan su gezegeni gibi konuklarımız da oluyor ve artık allah ne verdiyse aklımıza üşüşüyor Dune, Star Wars...Ama yine de her şey bir şekilde keyifle bir araya geliyor ve okunuyor. Bir diğer takdir edilesi yönü de bu kitapla birlikte Roth'un kendine has bir dil geliştirmiş olduğunu da görüyor olmamız. Yani o belirgin tınıyı oturttuğunu hem konu olarak hem de yazım tarzı olarak özgünlüğünü oturttuğunu görüyoruz.
Dediğim gibi, her ne kadar kendime özgü nedenlerden dolayı kıskanıp kıskanıp burun kıvırsam da çoğunlukla beğeniyorum Roth'u ve bu kitap da uzun bir zamandan sonra elimden bırakamayıp, keyifle okuduğum ilk kitap olduğu için benden bir takdiri hak ediyor. Valla okuyun ya, hakikaten. Zaten çok sürmez kesin filmini de yaparlar ama okuyun, kötü değil. Hadi ama neler okuduk neler, inanın onlardan daha sığ değil (Yalnız okumuş olan kardeşler galiba biraz öyle, netteki yorumlara şöyle bir göz gezdirince insan hakikaten bunca kıtlığa ve kafaların basmamasına hayret ediyor. Daha okuduğunu anlayamayan, her şeyden bihaber olsa da hala kendini kitap okuyor sanan ve - of allahım yazarken bile sinirden titriyorum devam edemeyeceğim. Ne kadar salak bir jenerasyon yetişiyor yarabbim!).

[Bu arada benim okuduğum pdf, kitabın ilk baskısının e-kitabıydı. Uyumsuz serisi gibi bu da Artemis Yayınları'ndan. Uğur Mehter'in çevirisi. Nette en ucuz Idefix'te gördüm ben, 21,76 tl olarak. Artemis'in kendi uyduruk sitesinde bile yok kitap henüz. Hatta önceki serinin de sadece ilk kitabını koymuşlar, öyle bir rahatlık vurdumduymazlık.]

Veronica Roth'un resmi web sitesi-->http://veronicarothbooks.com/
Yazarımızın instagramı-->https://www.instagram.com/vrothbooks/

Bizim jenerasyonumuzun Wolverine'ine veda: Logan (2017)

Takvimler 2029 yılını gösterirken Profesör X ve onun X-Men'inin altın çağı artık uzak birer hayal gibidir. Neredeyse 20 yıldır hiç başka mutant doğmamış ve yeryüzündekiler de tükenme noktasına gelir. Wolverine olarak X-Men'in en başa bela elemanlarından biri olan Logan bile yaşlanır, limuzin şoförlüğü yaparak kazandığı parayla artık bunama noktasına gelmiş Profesör'e ilaç almakta, Caliban isimli mutantla birlikte ona göz kulak olmaktadır. Dünya artık onların bildiği dünya değildir, bu "evrimin mucizeleri" artık hastalıklı ve yaşlıdır. Ama günün birinde Meksikalı bir kadın ulaşır Logan'a. 10 yaşlarında bir kız çocuğunu ve kendisini Güney Dakota'ta bir yere götürmesi için neredeyse yalvarır. Kadın ve çocuğun peşindekiler Logan, Caliban ve Profesör'ün de peşine düşünce onun için artık son bir kez daha Wolverine gibi mücadele etme vaktidir.

James Mangold'un hikayesi hemen hemen böyle bir gelecek anlatıyor bize. Aynı zamanda filmi yöneten de o ve Wolverine'imize, Logan'a böyle Meksika'nın toz uçuşan kuraklığında, ıssız yollarda, en hareketli dövüşler sırasında bile sessizlik ve durağanlık içinde veda etmeyi, veda ettirmeyi tercih etmiş. Tüm film sanki bunaltıcı, sıkıcı, kurak bir yaz gününün öğleden sonrasıyla yerini havanın bozmaya başladığı, gündüzün o sıcak bunaltıcılığını yerini üşüten ve hüzünlü bir gece serinliğine bıraktığı akşamın ilk saatleri arasında geçiyor gibi hissettiriyor. Ne o X-Men filmlerinin atmosferi ne de başka herhangi bir süper kahraman filminin havası var. Neredeyse distopik bir gelecek portresi bu. Normal insanlar için, bildiğimiz dünya için herhangi bir distopikliği olmayan bir gelecek. Ama işte bir şekilde o gün batımına tutuluyoruz.

Ve evet öyle bir veda ki bu sanki hepimizden birer parçaya veda ediyor gibiyiz. Tamamen kurgu bir karakteri, bizden kilometrelerce uzakta yaşayan tamamen tanımadığımız bir aktörün canlandırıyor olduğu gerçeği ve hepsinin aslında sadece işini yapıyor olduğu bilinci bu durumu değiştirmiyor. Yine de içimizden bir şeyler kopuyor Logan ile birlikte. Çünkü aslında tüm bunlardan bağımsız olarak bir döneme veda ediyoruz. Yaşamlarımızın kocaman bir dönemine. Hepimizin farklı şekilde yaşadığı dönemler ama yine de bizi biz yapan birçok şeyin olduğu bir dönem. İlk defa 2000 senesinde hayatımıza dahil olan ve bizimle birlikte büyüyen, gelişen, hayat hikayesi oluşan, yaşlanan bir karaktere veda ediyoruz. Sizi bilmem ama benim için hayatımın bir dönemini kapatıyormuşum hissi verdi Logan'ı izlemek ve Wolverine olarak Hugh Jackman'a veda etmek. O karaktere büründüğünde 13 yaşındaydım, senelerle birlikte süper kahramanların yeniden ortaya çıkışına, türün yeni baştan yaratılışına ve altın çağına tanıklık ettim. 30 yaşına geldiğimde, artık tüm o dünyayı değiştirebiliriz hezeyanları içindeki gençlik çağlarını atlatıp, bir şekilde gerçekliğin ortasına düşüverince tüm bunlara eşlik eden süper kahramanların da benimle birlikte evrilmiş olması bir şeyler ifade ediyordur gibime geliyor. Saçlarına aklar düşen Logan gibi, artık benim de gençliğime, çocukluğuma dair bir şeyler geride kalıyordur belki. Sanırım filmin hikayesini anlatışından çok, izlerken eşlik eden bu hüznün bilinciydi beni etkileyen. Logan'la birlikte bildiğim, tanıdığım bir şeylere, bir parçama, kendime veda ediyor gibi oldum. Film her bir anında sanki o mesajı vermeye çalışıyor gibiydi, bırak artık geçmişi, gitmesine izin ver. Artık genç değilsin, artık senin X-Men'in, Wolverine'in, Batman'in, Spiderman'in gitti, gençliğimizi, tüm o heyecanları yaşadık bitti. Huzurla veda et artık.
Sanırım bu yüzden bir oyuncunun yarattığı karakterden çok, kendi gençliğimize veda ettik.

IMDB'de Logan-->http://www.imdb.com/title/tt3315342/

18 Haziran 2017 Pazar

2016 yapımı Moana

Çoook eskiden, şimdinin Polinezya diye adlandırılan adalarından birinde, ada halkının şefinin sevimli  mi sevimli kızı Moana, babasının tüm engellemelerine rağmen adalarını çepeçevre saran okyanusa olan aşkıyla büyür. Babasının da kendine göre nedenleri vardır tabi, okyanus adanın az ilerisindeki resifleri aşan her tekneyi alabora eden yıkıcı bir güçtür. Eh o da biricik kızının sırf bir macera için böyle bir tehlikeye atılmasına tüm gücüyle engel olmak istiyordur. Moana böylece kabilesini şimdiye kadarki atalarının yaptığı gibi en iyi şekilde yönetebilmek, refahın, sağlığın ve bereketin devam edebilmesi için gerekli ne varsa öğrenerek büyür. Ama adanın çılgını büyükannesinin de söylediği gibi, okyanus onu seçmiştir ve çağırmaktadır. Çünkü bin yıl önce haylaz yarı-tanrı Maui'nin yol açtığı bir lanetin etkileri kendisi göstermeye başlamıştır. Adaların ormanları, ağaçları, meyveleri, okyanusun balıkları, her şey bozulmaktadır. Tüm bunlara engel olmak için okyanus Moana'yı seçer ve Moana şimdi Maui'yi bulup, yaptığı haylazlığı düzelttirmek için yola çıkar.
Moana Disney'in prenses listesindeki en son prensesimiz (eh yani tv dizisi olarak bu sene yeni başlattıkları Elena'yı saymazsak). Bu sefer yine dünyamızın en bilinmedik noktalarından birine yelken açıyor Disney ve hoop Polinezya'dayız. Polinezya dediğimiz yer esasında Pasifik Okyanusu'nda Avustralya'nın doğusunda kalan suların ortasında, üç tane adalar grubundan biri. Mikronezya, Melanezya ve Polinezya grupları bunlar. İşte bu Polinezya grubumuzda şöyle adalarımız var: Kauai, Oahu, Lanai, Maui ve Hawaii. Moana da hikayesini burada yaratıyor işte. Bu adalar arasında. Dışarıdan baktığımızda hep cennetten birer köşeymiş gibi duran bu adaların tarihinde çok ilginç şeyler de var. Dünyanın her yerine virüs gibi yayılmasını bilmiş insanlığın haliyle bu adalara ulaşması çok da kolay olmadığından medeniyet tarihlerini çok çok eskiye götüremesek de bulundukları konum itibariyle bu tarihlerini daha da ilginçleştiriyor. Bizler Mezopotamya'nın, Anadolu'nun medeniyetine alışığız, aşinayız. Hiçbir zaman bir "su" kültürü damarlarımıza girememiş olduğundan dolayı da tamamen karasal bir kültür sayılabiliriz. O yüzden bize çok çok uzak ve işte tam da bu yüzden pek keyifli ve ilginç geliyor Moana'nın arka planı ve anlattığı hikaye. Gerçi hikayesi çok da alışılmadık değil. Son yüzyılımızın genel geçer sorununa göz kırpıyor gibi bir anlamda, dünyamız, çevremiz, yiyeceklerimiz, doğamız bozuluyor sorunsalı. Bu şimdiye kadar izlediğimiz (yani Neverland'de yazdıklarım arasında) Disney prenses çizgi filmlerinde pek ele almadıkları bir konu gibi. Evet yine o "kendini bulma" hikayesi ana noktamız, tüm hikaye onun etrafında şekilleniyor. Ama sanki bu sefer o kadar da üstünde durulan, kahramanımızı o kadar da motive eden bir tema değilmiş gibi geldi bana. Yani tamam yine bir iç sesini dinleyen, onu çağıran bir şeyin peşine düşme ihtiyacı hisseden ama bir yandan da ailesine, geleneklerine, bildiği her şeye karşı olan sorumluluklarına ters düşmek, onları yüz üstü bırakmak istemeyen kahramanımızın yolculuğunu izliyoruz ama bu durum bu kez o kadar da üstüne düşülen, zorlayıcı, abartılı bir durummuş gibi anlatılmadı Moana'da. Gerçi çizgi filmin tamamı bu havadaydı. Bir Tangled'daki kadar ya da Mulan'daki, hatta The Little Mermaid'deki kadar vurmuyor hikaye bir türlü. Yani alabildiğine değişik ve rengarenk bir dünya, okyanusta bir teknede tamamen bilmediğimiz bir sudayız, maceralar güzel, diğer ana karakterimiz Maui pek eğlenceli falan ama hikaye bizi gene de o kadar çırpmıyor. Ne bileyim belki de beni o kadar etkilememiştir. Kötü demek değil bu, hayır kesinlikle. Aksine o kadar güzel ki her bir görüntüsü, eğlencesi, hızı, karakterlerin çizgileri, tepkileri, şarkıları, diyalogları...Sadece hikayenin kendisi o kadar ulaşmadı bana.

Bir de bu okyanus olayı çok güzel bir şey ya. İnsan senelerini Anadolu'nun çorak orta noktasında heba edince daha da bir enfes geliyor. Daha önce izlediğim filmlerde, dizilerde de Hawaii mesela o kadar şahane bir yer gibi görünüyor ki insan düşünmeden edemiyor, ulan bu kadar güzel yerler varsa dünya üstünde habire bizi ne demeye kandırıyorlar cennet vatanımız cennet vatanımız diye. Gittim işte her yerine güneydoğusu hariç. Okyanus adaları, Hawaii gibi yerler süper görünüyor işte. Ya da öyle göstermeyi çok iyi biliyorlar, orasını bilemem. Bir çizgi filmde bile insanın bu kadar içine dokunmasını sağlayabiliyorlarsa ortamın, artık takdiri hakikaten doğanın kendisi mi yoksa bunu bu kadar mükemmel göstermeyi başaranlar mı hak ediyor, bir şey diyemem.
Keşke oralara yerleşebilseymişiz.


13 Haziran 2017 Salı

Arrival (2016)

Günlerden bir gün dilbilim profesörü Louise Banks yine her gün yaptığı gibi dersini anlatmaya gittiğinde üniversiteye, sınıftaki öğrencilere gelen mesajlardan dersi anlatamaz olur. Açar bir bakarlar ki haberlere, o olmaz dediğimiz, hadi canım sen de diye dalga geçtiğimiz şey olmuş, uzaylılar dünyaya gelmiştir. Dünyanın 12 ayrı noktasına 12 tane aynı görünüşlü uzay gemisi gelip, park etmiştir. Ama içlerinden hiç uzaylı çıkmaz, sadece belirli aralıklarla gemilerin bir noktasındaki bir kapı açılıp, insanların içeri girmesine izin vermektedir. Tüm dünya alt üst olur, her yerde insanlar dünyanın sonunun geldiğine, uzaylıların dünyayı istila edeceğine dair düşüncelerle ayaklanır, sokaklar karışır, ekonomi çökme noktasına gelir. Bu sırada bizim kireç yüzlü dilbilimcimiz ise çantasını koluna takmış, hiçbir şey olmamış gibi okula ders anlatmaya gitmektedir. Okulda kimseyi bulamadıkça da hiç bir tepki vermeden, sahildeki büyük büyük camlı evinde tek başına şarabını yudumlayıp, haberleri izler. Ama sonra tabi kapısına askerler dayanır, ülkesinin ona ihtiyacı vardır. Bir dilbilimci olarak, hadi tamam en iyisi işte o çemçik ağzına rağmen, gidip uzaylıların dilini çözmesi, dünyaya neden geldiklerini anlaması ve de anlatması gerekmektedir. Pek "bilimsel" bir teorik fizikçi ile birlikte helikoptere atlayan Louise, bir yandan bu tuhaf uzaylılarla iletişime geçerken bir yandan da kafasında gidip gelen, anlam veremediği görüntülerle boğuşmaya başlar.
Ted Chiang'ın yazdığı öykünün senaryolaştırılması ile önümüze gelen filmin konusu hemen hemen böyle özetlenebilir. Aday olduğu 8 daldan sadece "Sound Editing" kategorisinde Oscar ödülünü almasından da anlayabileceğimiz gibi, tüm film boyunca rahatsız edici, devamlı tekrarlanan saçma sesler silsilesi eşliğinde yeni çağın bilim kurgu anlayışına - bir kere daha - tanık oluyoruz. Eskiden, yani bizim daha taso oynadığımız ve Müge Anlı'nınkiler gibi programlara kimsenin ihtiyaç duymadığı zamanlarda, bilim kurgu ile görürdük her şeyi, tanırdık, ne maceralara atılırdık. Bilim kurgu ile hakikaten de yeni yeni şeyler icat olunurdu, ufkumuzun ötesine atlardık, hakikaten de olmaz dediğimiz şeyleri izlerdik. Aksiyon olurdu kıyamet gibi, esas kahramanlarımız havada uçan arabalarda oradan oraya atlardı, dokunarak yönlendirebildiğimiz ekranlar vardı, ışınlanarak galaksinin bir ucundan diğerine giderlerdi, 3 boyutlu mesajlar gönderirlerdi. Bilim kurgu, harbiden de bilimin kurgulanmasıydı. Bilimi kullanarak yapabileceklerimizi hayal ederdik. Diğer galaksileri, ışık hızındaki uzay gemilerini, zaman yolculuklarını, ışın tabancalarını, havada beliren bilgisayar ekranlarını,..hayal ederdik.
Ama işte bir gün gerçekten de yapabileceğimizi düşünmemiştik. Düşünmüştük de yani, belki tam olarak anlayamamıştık yapabileceklerimizi. Şimdi artık ne hayal ettiysek yaptık (tamam hala ışınlanamıyoruz ama zaman yolculuğundan kıllanmıyor değilim). Ama hayallerimizi elde etmiş olmamızla birlikte bir şeyler de değişti. Pek çok değişti aslında. Sanki artık bilim kurgunun o altın çağındaki gibi değiliz, yapabileceklerimizin farkında olduklarımızdan dolayı artık çok da çılgın gelmiyor hayal etmek. Hal böyle olunca da hayal etmenin bir cazibesi kalmamış gibi. Aç olan topluluklar sadece karnını doyurmaya çalışırken, karnını her türlü doyurabilen topluluklar sanat yapmaya, oturup düşünmeye başlar boşluktan dolayı gibi, bilim kurgu da artık işin felsefesine yönelmiş durumda. Artık her şeyi nasıl olsa üç beş yıla kalmaz yaparız diye bildiğimizden belki de, yaparsak ne olur diye düşünmeye başlamış gibiyiz. Işınlanırsak nerede hangi aksiyonu yaparız, hangi maceraya atılırızı bıraktık. Artık ışınlanırsak bunun ruh sağlımıza etkisi ne olur diye düşünüyoruz, dünya ekonomisine katkısı ne olur, nerede hangi insanı nasıl etkiler.
Bu nedenler artık dünya dışı yaşam ile ilgili senaryolarımız da vurdulu kırdılı, atlamalı patlamalı versiyonları bırakmış durumda. Neden buradalar, ne anlatmaya çalışıyorlar, onlar kim, nasıl hissediyorlar, nasıl düşünüyorlar diye sorguluyoruz artık. Aslında bu soruların hepsi de tek bir şeyi anlamaya yönelik, biz kimiz? Diğer yaşamların anlamını çözmeye çalışarak aslında kendi var oluşumuzu da anlamlandırmaya çalışıyoruz bir şekilde. Bilim kurgu senaryolarında artık tüm o uzayı, bilimi, teknolojiyi birer ayna gibi kullanıp, kendimizle ilgili bir şeyleri çözmeye çabalıyoruz.
Arrival işte tam da bunu yapmaya çalışıyor gibi görünüyor. Yani kabaca takip ettiği akım bu. Bilim kurgunun bu dönemde geldiği noktada filmin ana hatlarını bu"tarz" oluşturuyor. Ama alt metninde söylemeye çalıştığı başka bir şeyler de varsa - ki belli ki var - görmek istemediğiniz sürece rahatsız etmiyor. Ama bakın sadece o alt metnindeki mesajlar diyorum çünkü genelinde film bildiğiniz rahatsız edici. Ya da rahatsız edici kavramı tam olarak doğru değil, daha çok sıkıcı, bunaltıcı. Yönetmeninin de ifade ettiği gibi yağmurlu böyle iç bunaltıcı bir salı sabahı okula giderken otobüste camdan dışarı bakarken böyle yarı uykulu yarı ayık kafayla hayal ettiğiniz bir şey gibi. Her şey donuk, soluk, karanlık.
Diyeceğim o ki bence izlemenize gerek yok. Yepyeni bir şey söylemiyor, hani zamana ve insan beynine, seçimlerimizin yapısına dair bir-iki bir şey var belki ama inanın o 2 saatlik ruh bunaltıcı görüntülere katlanmanıza değmez. Ha ben çok seviyorum böyle dura dura, ekrana öyle baka baka düşüneyim de düşüneyim diyorsanız, orasını bilemem. Tutmayayım.