15 Nisan 2012 Pazar

One Day (2011)

Geçtiğimiz haftalarda, iş yerinde okuyan birinin elinde ve dolayısıyla etrafta bol bol gördükten sonra nihayet bakayım bir nasılmış dedim. Yapım sürecinde, ilk resimler nete düştüğünde tamamen Anne Hathaway ve Romola Garai ile ilgileniyordum, öyle haberim olmuştu kitaptan da. Böyle her filmini istisnasız izlediğim oyuncular listemdedir Anne Hathaway ile Romola Garai, o yüzden bir şekilde zaten izleyecektim filmi. Kitap da tabi bunu fırsat bilip, film vizyona girdiği dönemde raflarda çok satanların arasındaki yerini almıştı. Yaklaşık 6 ay olmasına rağmen hala raflarda denebilir hatta. Yalnız fiyatı baya düşmüş durumda, özellikle nette falan D&R'dan, kitapyurdu'ndan 13 küsür liralara alınabiliyor.
Ama tabi benim elimde şu an bitmeyi bekleyen bir sürü kitap olduğundan o konuya hiç bulaşmadım ben, direkt filme atladım geçen hafta. Uzun zamandır da evde oturup film izlememiştim, iyi oldu.
Hikayemiz, temelde bir geç kalınmış aşk hikayesi. Dexter ve Emma aynı üniversiteye gitmiş iki genç. Emma aynı çatı altında geçirdikleri 3 yıl boyunca Dexter'a uzaktan uzaktan - kimi zaman da yakından - bakmış olsa da, Dexter ona pek dikkat etmemiş. Çünkü Emma bildiğimiz anlamda gözlüklü, zeki, çalışkan, şair olmak isteyen, eh baya da mantıklı, akıl sahibi ama kendine güveni eksilerde bir hanımkızımızken Dexter zengin ailesinin de etkisiyle alabildiğine uçarı, şımarık, kendini beğenmiş bir çapkın insan. Mezuniyetlerini kutladıkları gecenin sonunda bir şekilde başbaşa kalıyorlar. Eh haliyle tanışmış da oluyorlar adamakıllı. Takvimler 15 temmuz 1988'i gösteriyor.
Arkadaş olmaya karar veren bu iki zıt insan, hayatlarına devam ederken hep bağlantıda kalıyorlar. Her yıl aynı gün, 15 temmuzda, buluşmak görüşmek üzere sözleşiyorlar bir anlamda. Yıllar birbirini kovalar, Dex ve Em hayatlarını çizmeye çalışırlarken içlerinde hep birbirlerini taşıyorlar.
Senaryoyu, kitabın da yazarı olan David Nicholls yazmış. Yönetmen Oscar'a aday olmuş ve bence fena da olmayan "An Education"ı yönetmiş olan Lone Scherfig. Anne Hathaway ve Jim Sturgess tüm film onların omzunda olmasına rağmen gayet başarılılar. Yeteri kadar üzüp, ağlatabiliyor, herşeyi hissettirebiliyorlar. Yapım ekibi, hikayenin yayıldığı yılları, uzun bir dönemi oldukça temiz bir şekilde yansıtmış, ne göze batıyor ne de "vayyy" dedirtiyor. Kararında.
Filmin, dolayısıyla kitabın anlatmaya çabaladığı bu iki insanın 20 yıla yayılan hikayesi içerisinde kendimize sorular sormamızı sağlamak bir anlamda. Şu bildiğimiz, klişe deyişi bir kez daha empoze etmeye çalışıyor : "Anı kaçırma. Bugünü yaşa. Geç kalma. Ne hissediyorsan, ne istiyorsan onu yap, korkma, vazgeçme, erteleme." İnanın artık ben bıktım, onlar bıkmadı bu mesajı vermeye çalışmaktan. Yok işte, mümkünü yok. Hayatlarımızı bu gazla yaşayamayız, yaşayamıyoruz. Hiçbirimiz, elimizde yeteri kadar imkanımız yoksa, anı yaşayamıyoruz. Öyle bir lüksümüz yok çünkü. Ben şimdi bu işi yapmak istiyorum diyerek herşeyi bırakıp gidemeyiz, aç kalırız. Ben şimdi bu adamdan-kadından hoşlandım, hatta durun aşık oldum, o zaman bunu ona söylemeli, bunun için çabalamalıyım diyemeyiz. Çünkü rezil olmayacağımızın, reddedilmeyeceğimizin, o insanın saçma biri çıkmayacağının, herşeyin berbat olmayacağının bir garantisi yok. Ha buna da çözümleri "Ama denemezsen bilemezsin.". Ama deneyip, yıllarımı çöpe atmamım, özgüvenimi yitirmemim, içinde bulunduğum ortamı bozmanın ne anlamı var? Anı yaşamanın bizim için pratik hiç bir getirisi yok. Hiçbirimiz 20'li yaşlarımızda kalmayacağız sonsuza kadar. Öyleyse şu anda aklıma eseni yapmamım bana faydadan çok zararı var. Şu an sırf canım istiyor ve anı önemsiyorum diye tutup da deliler gibi iskender yiyemem mesela. Çünkü bunun üzerine bir 50 yıl daha yaşamak zorunda kalıp kalmayacağımı kim biliyor? Sırf eğer yarın öleceksem diye bugün işi bırakıp, Katmandu'ya gidemem. Yarın ölmezsem ne olacak sonra? Hadi ölmedim, en azından bir hafta daha yaşadım diyelim, karnımı kim doyuracak?
O yüzden sinirlendim ben filmi izlerken. Hayır Dexter'ın bir türlü gözünün önündekini görememesinden veya onların deyimiyle "jerk" olmasından, bir türlü büyüyemesinden dolayı değil. Devamlı surette bu "elimizdekini kaçırmamalıyız" türündeki  mesajların gözümü sokulmasından. Ne olacaktı Emma tüm özsaygısını ayaklar altına alıp Dexter'a açılsaydı? Söyleyeyim mi ne olacaktı, hem elindekini kaybedecek yani Dexter'la arkadaş sıfatı altında da olsa her yıl görüşebilmeyi, onun en yakın en içten sığınağı olabilmeyi kaybedecekti, hem de  kocaman bir duvara, Dexter'ın şımarıklıkla, alayla, çocuklukla dolu duvarına toslayacaktı.
Bu senaryoda da suçu Dexter'a atıyorsunuz peki? Hani bir türlü o olgunluğa erişemediği, Emma'yı gerçekten anlayamadığı, göremediği için. Bu da yanlış. Dexter zaten en başından beri Emma'nın istediği gibi bir adam değildi ki. O hale gelebilmesi için 20 yıl geçmesi ve Emma'nın yontması gerekti. O halde aslında gecikmiş bir şeyden söz edebilir miyiz? Bence bu gecikmiş bir aşktan çok en baştan bitirilmesi gereken bir durumdu. Emma uğraşarak, didinerek ve hayatın sillesinin de yardımıyla Dexter'ı istediği gibi, olması gereken gibi bir adama dönüştürdü. Tabi kendisi de bunu hak eden bir kadın haline geldi. Demeye çalıştığım, bu ikisinin zaten 88'de bir arada olması gerekmiyordu. 20 yıl sonra dönüştükleri o iki insan aşıktı birbirine aslında.
Bilemedim. Böyle bir hüzünleneyim, arkadaşlarımla iki laf edip birbirimize gaz verelim, niye yalnızım ben be abi diye iç geçireyim, gençliğimi özleyeyim, birazcık Anne Hathaway'in o kocaman güzel gözlerini göreyim isterseniz izlenir. Bir de benim kadar ciddiye alıp, filmlerle yumruk yumruğa girmiyorsanız tabi.
(Soundtrack'i de pek hoş, diyeyim de : buradan)

2 yorum:

  1. kitapta beni en çok etkileyen kısım son bölümlerinden birinin başındaki alıntıdır. ve kesinlikle okunması gerekir. bir gün çok güzel betimlenmiş bence. -GG-

    YanıtlaSil
  2. ...one day..kendi ölümünün tarihi....yılın diğer günleri arasında tembelce ve görünmeden yatan. o, her yıl üzerinden geçtiği halde hiç bir işaret ya da ses vermeyen ama kesinlikle orda olan bi gün. ne zamandi? -GG-

    YanıtlaSil