14 Ekim 2011 Cuma

The Three Musketeers (2011)

Bu en son "The Three Musketeers" iki Resident Evil filmine imza atmış ve bir üçüncüsünü de hazırlamakta olan yönetmen Paul W.S.Anderson'ın üç silahşörler yorumu. 19.yy.ın ilk yarısında yaşamış olan Fransız yazar Alexandre Dumas'ın belki de en çok okunan ve sayısız kez uyarlanan macerası aynı zamanda. Dumas döneminin en sevilen yazarlarından biridir. 200 yıl sonra bile hala onun kurduğu olay örgüleriyle bezenmiş macera romanları, aksiyonun ve dramanın kralını sunmaya devam ediyor mesela.
Aynı adlı roman ilk kez 1844 yılında basılmış kitap olarak. 17.yy.ın başlarında Fransa'da, XIII.Louis'in silahşörlerinden olan Athos, Porthos ve Aramis'e D'Artagnan da katılınca, Milady de Winter'ın, Kardinal Richelieu ve Buckingham Dükü'nün de dahil olduğu macera dolu olaylar meydana geliyor. Sonrasında bir sürü sequel'i ve prequel'i de yazılan romanda en azından böyle. 2011 tarihli filmimizde de hemen hemen olay bu.
Film Avrupa haritasının üzerinde beliren ve zamanın halini açıklayan bilgilerle başladıktan sonra, bizim yüzyılımızı aratmayan ajan filmleri benzeri açılış sahneleriyle bize kahramanlarımız Athos, Aramis ve Porthos'u yazdığım sırada tanıtıyor. Ha tabi bir de Milady'yi. Gayet aksiyon ve komedi dozu yerinde başladıktan sonra, temiz birkaç sahneyle de ilave silahşörümüz D'Artagnan'ın köyünden Paris'e gelişini, Kardinal'in muhafızı Rochefort'u kendine düşman belleyişini falan izliyoruz. Kılıç dövüşleri, yoktan ortaya çıkan silah patlamaları, ihanetler, ajanlıklar, plan içinde planlar, mücevher odalarına konan lazerler, Da Vinci'nin mahzenindeki bubi tuzakları, uçan gemiler, ülkesine bağlı cesur şövalyeler, ergen krallar ve kraliçeler, güç peşindeki kardinaller, deli gibi dövüşen-atlayan-zıplayan-kandıran ladyler derken filmin tek bir saniyesi bile aksiyonsuz geçmiyor, tempo hiç düşmüyor.
Benim hatırladığım Athos John Malkovich'ti, bu yüzden ondan sonra gözüme girebilecek bir Athos varsa o da Matthew Macfadyen'di. Romanda çizilen babacan Athos portresinden biraz uzak bu filmde Athos ama Macfadyen sert ve kendinden emin duruşuyla gayet iyi Athos olarak. Aramis olarak Jeremy Irons'ı bilirim, Luke Evans bu filmde romana benzer şekilde rahiplikten bozma, devamlı okuyan ve sessiz, görünmez bir Aramis çizmiş. Gerçi pek o Macchiavellist halinden eser yok ama, o da oldukça iyi. Porthos olarak Ray Stevenson beklenenin de üstünde yakışıklı ve formda görünüyor. Benim bildiğim Gerard Depardieu ve Oliver Platt bildiğiniz göbekli, şişmanca, tüm o dövüşlerde kılıcını bile nasıl salladığını bilemediğimiz neşeli, grubun soytarısıydı. Stevenson soytarılık olayına hafifçe dokunuyor, hatta hiç dokunmuyor bu işi hizmetçileri Planchet rolündeki James Corden'e vermişler. Porthos'un fiziki güç ve devasa görünüm olayını öne çıkartmışlar. Ama kötü değil, o da gayet iyi. D'Artagnan rolündeki Logan Lerman'ı ilk ve son defa Percy Jackson olarak izlediğimden filmdeki D'Artagnan halini bir türlü üstüne yakıştıramadım ama elinden geleni yapmış. Orlando Bloom'a kötülük yakışmış bu arada. Buckingham Dükü olarak şeytani gülümsemeleri, mümkünse hiç eksik etmesin bizden. Milla Jovovich ise yüzyıllardır onu nasıl görüyorsak öyle olmaya devam ediyor, valla bir devletin onu işe alması lazım. Düz yola koysanız tırmanacak, takla atacak, ateş edecek, her yeri ele geçirecek bir hali var. Burada da Milady olarak üstüne geçirdiği 17.yy. korseli kabarık etekli elbiselerini hiç sallamadan sanatını icra ediyor, içine bol bol çekicilik katarak. Christoph Waltz'ı Inglorious Bastards'tan sonra Carnage'da izlemeyi umuyordum önce ama ilk bu geldi, o yüzden kendisini gene bir güç sahibi, daha fazla güç isteyen kötü adam rolünde görmüş oldum. Kardinal Richelieu olarak ne yapması gerekiyorsa onu yapmış.
Filme ben bayıldım evet, sinemada kaygısız, tasasız 2 saat geçirip, eğlenip, sonra da kafamı çok meşgul etmeyecek heyecanlı, güzel çekilmiş, güzel oyuncularla dolu keyifli bir film izledim sonuçta. Ama sanırım dünyadaki sinema izleyicileri tarafından çok beğenilmemiş. Hatta bolca tarihi aksaklıklara, hatalara takmışlar. Ateş püsküren, uçan gemiler olmuş, havada karayip korsanları sahneleri yaşanmış, egzotik silahlar kullanılmış çok mu? Film izleyicisine en güzelini vermek adına yapıyor bütün bunları. Tarihte neler olduğunu öğrenmek istiyorsanız açın Gordon Childe okuyun ya da belgesel izleyin. Dumas da demişti zaten "Tarihe tecavüz ettiğimi söylediler ama çok güzel çocuklar doğdu." diye. Senaristler de tarihi alt üst ettiler ama müthiş bir film çıktı ortaya.
Bu da kadınlar tuvaletinde rastladığım manzara. Ve evet, o bir çift siyah çorap.
Bir de bir kez daha Kentpark sineması salaklığını çektim filmde. İlk yarı boyunca görüntü üç boyutluya geçemedi bir türlü. Hatta kayıp duruyordu, insanlardan ikişer tane falan vardı. Altyazılar okunmuyordu birbirine girmiş şekilde. Ancak ikinci yarı düzeltebildiler uzun bir süre gözümüzü bozacak biçimde oynadıktan sonra görüntüyle.
Bu arada o Constance rolündeki Gabriella Wilde nasıl bir şey öyle ya?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder