15 Ağustos 2011 Pazartesi

Jane Austen Uyarlamaları Dosyası 3 : Mansfield Park

İlk iki kitabın uyarlamaları şöyleydi : http://neverlandhikayeleri.blogspot.com/2011/08/jane-austen-uyarlamalar-dosyas-1-sense.html ve http://neverlandhikayeleri.blogspot.com/2011/08/jane-austen-uyarlamalar-dosyas-2-pride.html
Mansfield Park, Jane'in S&S ve P&P'den sonra yayınlanma sırasına göre üçüncü romanı. 1814'te yayınlanan roman, isminin de belirttiği üzere Mansfield Park adındaki evde geçiyor. Diğer iki kitap gibi sevilerek okunsa da uyarlama açısından biraz geride kalmış gibi görünüyor. Gerçi sonradan göreceğiz, bu konuda en geride olan Northanger Abbey. Neyse, Mansfield Park'ın sadece üç kez tv-sinemaya uyarlanmış olmasının nedeni belki de P&P gibi birçok insanın hayallerini süsleyen bir aşk hikayesi içermiyor olması, esas oğlan Edmund Bertram'ın ne bir Darcy ne de bir Wenthworth olmaması, günümüze oldukça uzak bir temele kurulu olması (başroldeki aşkın kahramanlarının teyze çocukları Fanny ve Edmund olması yani) veya hepsi birden olabilir. Benim de en az sevdiğim, hatta hiç sevmediğim kitabıdır Jane'in. Okurken ne zaman bitecek diye beklediğim tek romanı belki de. Tüm hikaye boyunca - Jane'in de tarzını bildiğimden - ne olacağını neredeyse hiç merak etmemiştim. Sadece bir Henry Crawford twisti beklemiştim, umutsuz bir hevesle, ama Jane bu-her zaman kötüler kötü iyiler de iyidir ve sonlar hep iyi karakterlerin kavuşup mutlu olmasını barındırır.
Mansfield Park'ın hepi topu üç uyarlamasından son ikisini 1999 tarihli Patricia Rozema'nın yazıp yönettiği sinema filmiyle 2007 tarihli ITV1 yapımı televizyon filmini karşılaştırıyoruz:
1999'daki Fanny Price'ımız Francis O'Connor. Kendisi Madame Bovary'lik de yapmış, güzel, çıtı pıtı, pek sevimli bir kadındır normalde. Bu sebeple olsa gerek, Fanny olarak gayet yerinde bir seçim gibi görünüyor. Jane'in karakterlerini genelde fiziki değil de duygusal-düşüncesel olarak tarif etme huyundan dolayı kafamızda canlanabilecek olası Fanny görüntüleri arasında bir parça güzel bile duruyor hatta. Ama 2007 Fanny Price'ı Billie Piper tam bir şaka. Evet tıpkı 1995 yılındaki Jane Bennet gibi bu da toptan bir şaka. Oturup, sanki özellikle, ilginç ve derinlikli gösterilmesi bu kadar zor olan bir karakteri nasıl daha sığ, daha basit gösteririz diye düşünüp, taşınıp bulmuşlar gibi. Billie Piper'la kişisel bir meselem yok (evet diğer pek çok kadın oyuncuya var, farkındayım o yüzden belirtiyorum yani) ama zaten beni boğan bir karakteri, tamamen anlatımın dışına taşıyor. Onun yarattığı Fanny, ortalıkta hoplaya zıplaya dolaşan, çiçekler koklayan, gülümseyerek mahzun mahzun bakışlar atan, saftoriğin, çocuğun teki olup çıkıyor adeta. Ayrıca kostüm tasarımcısının bir şakası olsa gerek, Bertram kızkardeşlerden çok daha fazla sokuyor Fanny'nin korseyle fırlatılmış göğüslerini gözümüze gözümüze. Hani nerde kaldı bu kızın dışlanmışlığı, evin dış kapısının mandalı hali, fakir ailesine aitliği, yalnızlığı, çekingenliği? Öte yandan Francis O'Connor'ın çizdiği Fanny portresi de mükemmel değil tabiki. O da işin içine gereğinden fazla zeka ve soğukluk katıyor mesela. Ama elimizdekinin en iyisi gene o.
Edmund Bertram olayı daha da ilginç. Şimdi zinciri takip edin. 1999'da Edmund'u oynayan Jonny Lee Miller, 1983'teki dizi uyarlamasında Fanny'nin kardeşini oynarken, 2009'da da başka bir Austen uyarlaması olan Emma'da Knightley karakterine hayat verdi. Buna karşılık 2007'deki Edmund Bertram olan Blake Ritson, aynı Emma'da Elton'ı oynadı. Jonny Lee Miller, Edmund Bertram olarak esasında oldukça iyi. Yani bu kadar sıkıcı ve boş bir karakteri nasıl iyi oynayabilirseniz o kadar işte. Saf, temiz, duygulu, düşünceli ve sıkıcı görünüyor tam anlamıyla. Blake Ritson'ının da ondan aşağı kalır yanı yok. Ama sadece bir parça daha önce olabileceğini düşünüyorum oyunculuk açısından çünkü karşınızda öyle bir Billie Piper'la oynayabilmek hakikaten alkışlanabilecek bir çaba kanımca. Ama gene de Jonny'nin Edmund'u daha uygun gibi.
Tom Bertram karakteri özel muamele gerektiren bir karakterdir. Hem herşeyin onca dışında görünür, hem de bir o kadar içindedir. Mansfield Park'ın asıl sorununu, tüm dinamiklerini bir şekilde o yansıtır, bakmasını bilen için. 1999'da James Purefoy elindeki senaryonun da sağladığı avantajlarla iyi şeyler yapıyor, ama 2007'de James D'Arcy de harikalar yaratıyor. Görüntü açısından ikisi de uygun bunun dışında.
Bertram kızkardeşler her iki uyarlamada da idare eder vaziyetteler. Victoria Hamilton ve Justine Waddell 1999'da iyi birer Maria ve Julia iken, 2007'de Michelle Ryan ve Catherine Steadman daha parlak ve ilgi çekici görünüyorlar. Ya da belki Michelle Ryan'ın göründüğü her sahne benim için zaten ilginç olduğundan olabilir.
Crawford kardeşler de bu hikayenin kötüleridir. Jane genelde hikayelerinde çekici ve kötü adamlara yer verir iş bozan olarak ama burda bir değişikliğe girişip, olaya bir de kötü kadın eklemiş. Hem de diğer kötü gibi görünen ama aslında saflıklarından, salaklıklarından öyle durumlara düşenlerin aksine, Mary Crawford içten de kötü. Ama bir yandan da aynen erkek kötülerde olduğu gibi onun da oldukça çekici ve iyi karakterleri kendine aşık edici bir yanı olması gerektiğinden, hem 1999'daki hem de 2007'deki Mary Crawford seçimleri oldukça başarılı. Embeth Davidtz'in de Hayley Atwell'in de belli bir cazibesi ve güzelliği var. Üstüne bir de yeteri kadar şeytani görünebiliyorlar. Davidtz duru bir performans sergilerken, Atwell parıltılı bir hava veriyor karaktere.
Ve bu boğucu hikayenin en ilginç karakteri Henry Crawford. Jane'in katı ahlakçılığı ve esnemez kalıpları olmasa, belki de çok daha ilginç bir olaya gidebilecek bir halde olan karakterin canlandırılması için gereken, Jane'in yazdığı haliyle, iyi görünmesinin yanında hemen ilk bakışta "womanizer" olduğu da anlaşılacak, ama bir o kadar da ne yaptığını bilerek cazibesini gösterebilen bir adam. 1999'da Alessandro Nivola hem bir yandan yakışıklı, çekici ve zeki görünürken bir yandan da ufak şeytani bakışlar atabiliyor. 2007'de Joseph Beattie ise işin şeytani yanına daha çok yüklenmiş gibi görünüyor.
Mansfield Park diğer Austen romanlarından oldukça farklı görünür. Tek bir mekanda, sadece burda yaşayan ve buraya sürekli ziyarete gelen insanların arasında olanları, yaşananları, tek tek karakterlerin dünyalarını anlatır. Bu anlatımı da yine bu karakterlerden biri olmasına rağmen tüm bu curcunanın dışındaymış gibi duran Fanny Price'ın keskin gözlemlerinden ve kendine özgü eleştirisinden geçirerek bize ulaştırır. Olaylardan çok düşünceler, hareketler, bakışlar, kişilikler incelenir. Bu yüzden seyredilebilecek bir hale gelmesi için oldukça iyi bir senaryo yazımına ihtiyacı vardır. 1999'da Patricia Rozema bu yüzden oturup, kitaptan aldıklarına, Jane Austen'ın kişisel mektuplarını, kısa hikayelerini katıştırarak ve çok daha eleştirel, çok daha sert, keskin bir Mansfield Park ortaya çıkartarak bunu sağlamaya çalışmış. 2007'de Maggie Wadey ise kitabın olaylarının içine günümüz diyaloglarını-kendi diyaloglarını ve tepkilerini- katarak bir şeyler oluşturma çabasına girişmiş. Kitaptan nerdeyse hiç hoşlanmadığımı söylemiştim, bu yüzden 1999'daki sinema filmi hikayeyi benim için izlenebilir kıldı ama 2007'nin pek bir özelliği yoktu. Sonuçta Patricia Rozema'nın filmine 2007'nin Bertram kardeşlerini (Edmund hariç) katarak, tercih edebilirim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder