5 Ağustos 2011 Cuma

The Clinic (2010)

20lerinin sonundaki gayet güzel Beth ile gayet yakışıklı Cameron Noel arifesinde Avustralya'nın bir ucundan öteki ucuna bir araba yolculuğuna çıkarlar. Beth'in annesini ziyarete gitmektedirler. Bu sebeple karnı burnunda Beth bir yandan bir Noel kartı yazmaya çalışırken, Cameron da uçsuz bucaksız Avustralya çöllerinin ortasında can sıkıcı derecede dümdüz uzanan karayolunu doğru düzgün katetmeye uğraşmaktadır.
Bu mutlu, sevimli, pek sağlıklı iki genç insanın bu anları ne yazık ki uzun sürmez. Önce, arkalarından son hızla yaklaşan bir kamyon sıkıştırır yolda. Kamyonun önünden kaçmak için neredeyse daireler çizerek yolun dışına çıkarlar. Sonra gece yola devam etmeme kararı alırlar ki kanımca bu en büyük salaklıkları haline gelir. En yakında rastladıkları bir motele girerler. Sapık ve göbekli motel sahibiyle de tanıştıktan sonra, bir miktar havuz kenarında güneşlenirler (havuz kenarı dediysem öyle tatil köyü canlanmasın gözünüzde. bildiğiniz terk edilmiş, çöl ortasında bir yerde suyu bin pislik dolu süs havuzu işte.), bir miktar da odalarında uyuklarlar. Tabi bu arada keşfederiz ki Beth ciddi ciddi ürkütücü rüyalar görmektedir. Aynen Cameron gibi, biz de hamileliğine veririz.
Odalarında uyuklarlarken Cameron acıkır ve dışarı çıkar. Geri geldiğinde Beth yoktur, sapık motel sahibi birşey bilmemektedir. Polis de 48 saat geçmeden aramam, kayıp değil falan der. Tabi Cameron bu durumda çıldırır, polise, motel sahibine falan girişir. Bu sırada asıl can alıcı kısma geçeriz yönetmenin kamerasıyla birlikte. Beth'le birlikte gözlerimizi terk edilmiş bir tesiste açarız. Beth acılar içinde gözlerini açtığında, bir odanın ortasındaki buz dolu bir küvetin içinde uzanmaktadır. Çırılçıplaktır ve karnında dikine bir kesik vardır. Dikişleri yenidir tabi, içinde bebeğinin olması gereken karnı bomboştur dolayısıyla. Odanın bir köşesinde bir sandalyede, üzerine roma rakamları yazılmış bir pantolon bir bluz vardır. Güçbela küvetten çıkıp, üzerine onları geçirip, kendini dışarı atmaya çalışır zavallı Beth.
Evet, James Rabbitts'in yazdığı ve yönettiği "The Clinic" bu şekilde başlayıp, ait olduğu gerilim-korku türünün en güzel örneklerinden biri olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Birbirini tekrar eden, baltık ülkelerinden, uzakdoğudan devşirilen hikayelerle şişirilen korku filmleri denizinin içinde öylesine güzel ve orijinal bir hikaye ile kendine yer açıyor ki resmen işte böyle olmalı diyorsunuz. Sağlam yazılmış bir hikaye, neredeyse yok denecek kadar az mantık hatası-boşluklar, birbirine uyumu mükemmel, tek başlarına performansları daha da mükemmel kariyerinin başındaki tanınmamış genç oyuncular, yeteri kadar mide bulandıracak kan, cinayet, dövüş, terk edilmişlik hissi, bomboş araziler, ürkütücü ortamlar, kötü adamlar, kötü kadınlar, silahlar...Hepsi birleşip, bir buçuk saatlik güzel bir korku-gerilim filmi oluşturuyor.
James Rabbitts'in ilk uzun metrajlısı oaln ve Andy Whitfield da Spartacus'le henüz yeni yeni şöhrete adım atmaya başlamışken çekilmiş filmin benim için izlenme nedeni Tabreth Bethell'di tabiki. "Legend of The Seeker"ı saçma bir şekilde elimizden almalarından sonra en ufak kırıntısını bile arar olduk Tabreth'in. Bu sinemadaki ilk işi. Ardından iki güzel filmde daha rol almış olmasına rağmen şu an için izleyebileceğimiz birşey yok Tabreth'i perdede. "The Clinic"te ilk sinema deneyimi olmasına rağmen, oldukça başarılı.
"The Clinic" arada soluklanıp, güzel ve başarılı bir korku filmi izlemek isteyenler için, Avustralya'nın ürkütücü boşluklarından uzanıp, gerilim ve kan dolu bir buçuk saat sunuyor. Sonu için de olmamış diyenler var, olabilir ama bence böyle de iyi. Sonuçta daha ne olsun ki?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder