7 Aralık 2013 Cumartesi

Audrey Tautou ile beklentilerin dışında, "Coco avant Chanel"

Gabrielle Bonheur Chanel, dünyanın bildiği ismiyle Coco Chanel, tartışmasız 20.yy.'ı, 20.yy.kadınını etkilemiş bir insan. 1883'ten 1971'e kadar süren hayatı boyunca korseli, süs bebeği kadın imajının üstüne kocaman bir çizgi çekip bir moda imparatorluğu kurmuş, bir marka yaratmış; hem de tüm bunları sıfırdan var etmiş bir inatçı kadın.
Anne Fontaine'in Edmonde Charles-Roux'un kitabından uyarladığı 2009 tarihli film "Coco avant Chanel" Chanel'in yetimhaneye bırakılışından kendini moda dünyasına kabul ettirişine kadarki bir zaman dilimini anlatıyor. Film daha çok 20li yaşlarına ve 30lu yaşlarının başına denk gelebilecek bir döneme odaklanmış, genç Gabrielle ve kız kardeşi Adrienne bir kabare-gazino türü yerde akşamları şarkı söyleyip, gündüzleri dikiş dikiyor. Burada Adrienne'in aşığı bir baronun tanıştırdığı Etienne Balsan isimli tekstil zengini aristokrat ile bağlantıyı kuran Gabrielle - ki Balsan'ın Gabrielle'in söylediği şarkıdan yola çıkarak ısrarla ona Coco demesi ile ismi bundan sonra Coco kalıyor - kendini Balsan'ın şatovari malikanesine atıp, bir güzel yerleşip, yavaş yavaş üst sınıf çevresine giriyor. Büyük aşkı İngiliz Arthur 'Boy' Capel ile tanışması, yaşadıkları, şapka tasarlamaktan yola çıkıp, moda devine giden yolu...filmin 105 dakikasını oluşturuyor.
coco olarak audrey tautou ve capel olarak alessandro nivola
Bundan anlamanız gereken, bunun bir moda filmi olmadığı. Bir biyografi evet, bir moda imparatoriçesinin biyografisi evet, ama onu bu devliğe götüren yolu anlatan bir biyografi. Gabrielle'i Coco yapan, Coco'yu da saygı gören Chanel'e çeviren yolun öyküsü. Tabi Anne Fontaine bunu yaparken sade, yavaş, çoğu zaman boğucu bir sıkıcılığa varan bir tempo seçtiğinden, aralara serpiştirip gözümüze sokmaya çalıştığı mesajlar yeteri kadar tenimize nüfuz etmiyor. Çok daha çarpıcı olabilecek bir öyküyü, sadece Audrey Tautou'nun Benoît Poelvoorde'nin Alessandro Nivola'nın performansları ile büyülenerek idare ediyoruz. Alexandre Desplat'ın müzikleri bile o tempoyu kurtaramıyor.
gerçek Coco-Balsan-Capel
Fontaine'in anlatmayı seçtiği yol kadar anlattıkları da beni hayal kırıklığına uğrattı. Sonuçta bir biyografi, gerçek bir kişilik analizi yapıyor diye düşünmemem gerekiyor ama elimde değil, bu izlediğim bu tanıştığım Chanel benim yıllarca saygı duyduğum, örnek aldığım, ilham aldığım kadın değildi. Benim gözümde gayet gururlu, kendi ayakları üstünde durup dünyaya meydan okumuş, öncülük etmiş, tam bir arıza kadındı Chanel. Ama Fontaine'in anlattığı Chanel'de bunların hiçbirini bulamadım ben. Filmin içinde habire gururundan dem vurulan Coco, ben her "tamam şimdi posta koyacak" dediğim yerde alabildiğine gurursuz hareketler yaptı. Bir kere gururlu bir insan atlayıp da Balsan'ın evine gitmez, oraya da bir güzel yerleşip tüm hakaretlere, aşağılanmalara, hor görülmelere karşı orada durmaz. Film, her ne kadar Audrey Tautou müthiş sevimli görünse de, Coco'yu çirkin, kara kuru, kadınsılıktan uzak, erkeklerin beğenmeyeceği, habire ters cevaplar veren, aksi biri olarak göstermeye çalışıyor. E hal böyle olunca da insanın kafası soru işaretleriyle doluyor. Hadi gurursuz olduğuna kanaat getirdim, o yüzden de Balsan'a kendini yamadığını kabullendim e ama böyle bir kadını herhangi bir erkek neden nasıl istesin? Kadın adama doğru düzgün bir cilve bir işve bir sevimlilik göstermiyor ki adam kansın. Hadi tamam yatağına giriyor, sonuçta metresi oluyor bir nevi ama o karakterde bir kadının nasıl olup da bir adama kendini sevdirdiğini, hele ki evinde çöreklenip kendine baktırttığını algılayamıyorum.
Onu geçtim, Coco'nun o kendi ayakları üstünde durma öyküsü ise tamamen yalan. Filmin anlatışına göre, bir kere önce kendini Balsan'ın kanatları altına zorla aldırtıyor zaten. İlk amacı da Paris'te şarkıcı olmak, ama o kadar cazibeden uzak ki bu işe alınmadığından Balsan'ın evinde bulduğu imkanları denemeye başlıyor, ne bileyim at binmeyi öğreneyim, kitap okuyayım akıllı görüneyim vs. Bir noktada misal, Balsan'ın yanından ayrılayım diyor hah diyoruz işte bu o gururlu olacağı yer ama ne gezer. Coco, Balsan'ın yanından ayrılıp, bu sefer de başka bir tanıdığının, oyuncu olan Emillienne D'Alençon'un yanına gidiyor. Kadına yalvarıyor oyuncu olmak istiyorum ben diye. Yani Coco'nun bir hayali bir emeli yok esasında. O sadece zengin olmak, aristokratların arasına girebilmek istiyor. Bunun için de kimi bulursa yamanıyor. Emillienne bir şey yapamayınca da tıpış tıpış Balsan'ın yanına geri dönüyor, gene büyük bir gurursuzluk örneği sergileyerek. Güya erkeklere karşı, aşka karşı, güçlü bir kadın olması gerekirken Boy Capel'e aşık da oluyor, onun metresi olmayı da kabul ediyor. Adam göz göre göre adı sanı için başka bir kadınla evlenirken, Coco onun tavsiyelerini dinleyip bir de üstüne ondan sermaye parası alıp butiğini açıyor. Coco'nun hiç evlenmemiş olması da bir anarşist duruş değil bu bağlamda, bir kabulleniş, bir zayıflık. Aşık olduğu adam onunla evlenmedi, o da ona sadık olmak için başka kimsenin olmadı gibi bir durum.
orijinal coco
Coco'yu moda konusunda devliğe götüren o ufak nüansları anlatışları da beni deli etti. Zamanın süslü tarzını, kafalarında kocaman şapkaları bellerindeki sımsıkı korselerle taşımaya çalışan süs bebeği görünümlü kadınlarıyla habire dalga geçiyor Coco. Eh şimdi bu noktada, siz de benim gibi Candy ekolünden gelmişseniz aferin ona diyorsunuz ama bir dakika durup mantıklı bir şekilde düşündüğünüzde durum hiç de öyle değil, göreceksiniz. Evet o dönemde kadınların hali içler acısı, bence bu bir gerçek. Chanel'in dizaynları da fevkalede, getirdiği yenilikler takdire şayan ama filmde öyle görünüyor ki Coco, kendisi sıska bir oğlan çocuğu gibi olduğundan yani biraz da o dalga geçtiği kadınlar gibi olamadığından, önüne gelene öldürücü eleştiriciler yağdırıyor. İzlerken aklıma işyerindeki bir arkadaşımın söyledikleri geldi. Ben normal halimde, pantolon kazak taranmamış saç şeklinde bir insanken bu arkadaşım her sabah işyerine rengarenk özenli giysiler, takılar içinde gelir. Saçı makyajı hep yapılmıştır, herkesin dikkatini çeker. Benim tam tersim olmasına rağmen ve her gün onu şaşkınlıkla karşılamama rağmen, beğenirim de. Bunu ona söylediğim bir seferinde, yani "ya sen nassı böyle her sabah hazırlanıyorsunz üşenmiyor musun" dediğimde bana şöyle demişti: "E napıyım seviyorum". Hah işte tam olarak söylemeye çalıştığım bu, o arkadaşım böyle olmayı seviyor, süslenmeyi seviyor, o giysiler ve o takılar içinde kendini mutlu hissediyor. Bunu bir zorunluluk olduğu için değil, içinden geldiği için seviyor. Ben hayatta o şekilde giyinemem, rahat hissetmem, içimden gelmez. Ama onu o şekilde görünce güzel bulduğum, hoş olduğu gerçeğini değiştirmiyor bu. Dalga geçmemi gerektirmiyor.
Oysa Coco kendi gibi olmayanları çok sert eleştiriyor. O kadınların hepsinin acı çektiğini düşünüyor, oysaki Emillienne'in de bir yerde dediği gibi bazıları o takılar o şapkalar olmadan kendilerini çıplak hissediyor. Tamam belki çoğunluğu o şapkaları toplumdaki yerlerini belli etmek için giyiyor ama bazıları da seviyor işte, süslü olmak istiyor toplumdan bağımsız olarak.
Çok rahatsız oldum ben film boyunca böyle. Coco'nun her gurursuz adımında, her sert eleştirisinde ruhum daraldı. Bu kadın, bu haliyle benim örnek aldığım, kadın olarak gurur duyduğum insan değil dedim. Ya da Anne Fontaine öyle gösterdi, ben ona gıcık oldum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder