11 Aralık 2011 Pazar

Hugo (2011)

Sinemada izlediğim ilk film "The Hunchback of Notre Dame"dı. Gary Trousdale ve Kirk Wise'ın birlikte yönettiği, Demi Moore'un Esmeralda'yı, Tom Hulce'nin Quasimodo'yu, Kevin Kline'ın da Phoebus'u seslendirdiği 1996 tarihli Disney animasyonuydu bu versiyonu. Büyük olasılıkla 1997'nin şubat ayında bir gündü. 10 yaşındaydım, her gün tvde bir sürü film görüyordum, izliyordum ama ilk defa sinemaya gitmiştim.
Nerden esti de beni o gün sinemaya götürdüler bilmiyorum. Filmi, o salonu ve sadece o büyük perdenin karşısında inanılmaz birşey yaşayan kendimi hatırlıyorum. Gerisi hakkında hiçbir fikrim yok. Kim vardı yanımda, kim götürmüştü, neden gitmiştik hatırlamıyorum. Benim için önemli olan sadece sinemaymış o gün demek ki, o büyüymüş, o inanmakta zorlandığım şeymiş.
Filmin çoğunda içim dışıma çıkana kadar ağladığım o zaman Victor Hugo'dan falan haberim yoktu. Ertesi yıl salonlarının karşılıklı iki duvarı boydan boya kitap rafı olan bir arkadaşımın evine gittiğimde tesadüfen gördüğüm eski bir "Notre Dame'ın Kamburu" cildinin üzerinde ismini görmemle öğrenecektim kim olduğunu.
Isabelle ve Hugo'nun yaşlarındaydım zaten o zamanlar. Tıpkı Isabelle gibi kitaplarla sınırlıydı sadece serüvenlerim. Jules Verne'in okul kütüphanesinde bulabildiğim tüm kitaplarını yutmuştum, Tom Sawyer olup ağaçlardan sal yapıp evden kaçma hayalleri kuruyordum. Baba Cabret'nin dediği gibiydi sinema benim için, "gündüz vakti düş görmek" gibi. Kitapları okurken hayal ederdiniz evet, gözünüzün önünde görebilirdiniz yeşim rengi şehirdeki Oz büyücüsünü. Ama sinema bambaşka, anlatılması çok zor bir kapı aralamıştı. Hayal ettiğiniz herşey, kanlı canlı karşınızda ayağa dikiliyordu. Orada, o perdede olmadığınız, olamadığınız herşey olabiliyordunuz. Mutlu birşey düşünüp, var olmayan ülkeye uçabiliyordunuz, long john silver'dan kaçıp hazine adası'na saklanabiliyordunuz. Bir bakmışsınız 1800'lerin Londra'sında Karındeşen Jack'i bulmaya çalışan bir dedektiften, bir bakmışsınız 2015'e gidip uçan kaykaya biniyordunuz. Sinemada herşey mümkündü, herşey olabilirdi ve herşey bu dünyadakinden bin kat daha güzeldi, daha iyiydi, daha olağanüstüydü.
Scorsese de tüm bunları hatırlatmaya çalışıyor Brian Selznick'in yazdığı müthiş satırlardan ilhamla. Sinema neydi? Bizim için neyi ifade ediyordu? Hepimizin bu büyüye kapıldığı bir zaman vardı, hepimizin ilk sinema filmimizi yaşadığımız o en müthiş deneyim hep bizimle olacaktı. Sinema bir büyüydü, sihirbazların elinden çıkan en güzel sihir numarasıydı.
Hatırlamalıydık ve bu büyüye sahip olduğumuz için mutlu olmalıydık. Neden yalnız kaldığını ve bu dünyadaki amacını anlamaya çalışan Hugo gibi biz de "tüm bu dünya kocaman, çalışan, işleyen bir makinaysa bir yedek parça " olamazdık, olmamalıydık, bir yerimiz, makinanın işlemeye devam etmesini sağlayacak bir görevimiz olmalıydı. Kim bilir  sinema belki de bu amacı anlamamızı sağlıyordu, hayal kurmamızı, ne istediğimizi görmemizi sağlıyordu.
Sinemayı sevmeyen insanları anlamıyorum ben bu yüzden. Oturup o koltuklarda, o inanılmaz hayallere dalamayan insanlara üzülüyorum. Rüya göremiyorlar onlar çünkü, hayal kuramıyorlar. Çok fazla film izliyorsun diyorlar sonra da bana, olsun. Onlar bu gri dünyada amaçsızca gezinirken ben, milyonlarca rüya görüyorum her gün, milyonlarca dünyada yaşıyorum.
O yüzden siz de benim gibi diğerlerini boşverin, hayallerinize tutunun sımsıkı. Georges Baba'nın açtığı perdeye bakalım. Onun da dediği gibi "Come dream with us...".
(Welcome To The Invention of Hugo Cabret )

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder