24 Ekim 2011 Pazartesi

Korkunç Ekim Korku Filmleri Serisi III : Nightwatch (1997)

"Halloween" münasebetiyle ilan ettiğim Korkunç Ekim'de yarıyı atlattık, 40'lı 60'lı yılların korku sinemasını geride bıraktık. Siyah-beyaz dönemin hem doğaüstü canavarlı hem de kanlı bıçaklı "horror"larını tecrübe ettikten sonra artık gönül rahatlığıyla renkli dönemin göbeğine 90'lara atlayabiliriz.
"Nightwatch" Danimarkalı yönetmen-senarist Ole Bornedal'in 1994 tarihli kendi yazıp yönettiği "Nattevagten" adlı filminden "hollywoodlaştırılmış" bir cinayet-polisiye-korku filmi. Güzel bir ayrıntı olarak ABD versiyonunu da Bornedal yönetmiş. Oyuncu kadrosu döneminin tepedekileri ve tepeye ulaşmakta olanlarından kurulmuş durumda : Henüz bir Obi-Wan olmasa da Trainspotting türü filmlerle keskin bir yol çizen umut vaat eden bir Ewan McGregor, medyum olmamış ama en iyi çağındaki bir Patricia Arquette, karizmatik kötü adam rollerine bürünmeye başlayan bir Josh Brolin ve ağır top Nick Nolte ile filmden 3 yıl sonrasında hayatının rolünü alacağının henüz farkında bile olmayan, tv dizilerinde tutunmaya çalışan bir Lauren Graham.
Hikaye aslında oldukça klasik ve bu klasikliğin hakkını her bir örgüsüyle pekiştirmeye çalışmış. Öyle ki tam da bu türün içermesi gereken herşeyi fazlasıyla içeriyor; önce cinayet durumu göze göze sokuluyor bu sırada olayın tamamen dışında olduğunu düşündüğümüz aklı beş karış havada bir grup gence dikkatimiz çekiliyor. Ardından incelikli ve temposu yerinde ayrıntılarla cinayet ve gizem, gençlerle bağdaştırılıyor. Araya gerilim, her türden dedektif, gençlik zırvaları, yanlış hesaplar, tahminler, kadınlar, ölüler ve kan revan da serpiştirildikten sonra esaslı bir ters köşeye yatırmaca ile mutlu sona ulaştırılıyoruz.
Yani, hukuk fakültesini bitirmeye uğraşan kankalarımız Martin ile James, sevgilileri Katherine ve Marie ile oldukça "average" bir hayat yaşamaktalar. Martin grubun sorumluluk sahibi, çalışkan köşesiyken James serseri rolünü doldurmakta. Martin'in Katherine'le gayet güzel ve ciddi giden bir ilişkisi varken, Marie'nin - ki bu bahiste kendisi birtanecik Lauren Graham oluyor - o resmen "jerk" olan James insanıyla neden bir arada olduğu veya böyle birşeyin olabilirliği gibi sorular ekrandan ve hatta diğer karakterlerin kendilerinden fışkırıp, bize kadar terennüm ediyor. Martin para sıkıntısına çözüm olması umuduyla bir tıbbi inceleme merkezinde (ismini uydurdum gibi oldu çünkü o işlevi gören bir yere bizde ne denir bilemediğim gibi, filmde de aynen böyle çevirebileceğim bir ifade şeklinde geçiyordu, mesuliyet kabul olunmaz.) gece bekçisi olarak çalışmaya başlıyor.
Ama James kişisi ne ediyor? "Ulan oğlum Martin hayat çok boş lan, her gece adrenalin peşinde koşuyorum ama bağımlı mı oldum ne, hissedemiyorum daha ya. Valla bak Martin, kanka, ben çok kötü oldum, hiçbir şey işlemiyor bana bir fight club mu yapsak?" havasında ortalıkta dolanıyor, derslerde gevezelik ediyor, sevgilisine pislikten de öte davranıyor, barlarda kavga ediyor, sokaklardan hayat kadını buluyor vs. Ha bir de Martin'e yok efendim bahse tutuşalım, yok efendim heyecan aksiyon olsun diye baltalama girişimlerine soyunuyor. Evet, farkındayım, gereksiz bir sorumluluk sahibi otoriter teyze modundayım, silkiniyorum.
Gençlerimiz öyle bir alemdeyken, şehirde bir yanda oldukça vahşi cinayetler terennüm etmekte. Hastalıklı bir ruh hayat kadınlarını vahşice öldürüp, bir de pislikçe şeyler etmekte. Polis peşinde ama nafile durumu tabi. Martin de çalıştığı yerdeki morga getirilen cesetler ve onlarla gelen polisler aracılığıyla olaya dahil oluyor bir süre sonra. Çünkü işe başladığından beri habire tuhaf şeyler oluyor. Kendini birden olayların ortasında ve hatta katil zanlısı olarak bulunca da iş, kanlı-sopalı bir hale bürünüyor.
alexander Gardner'ın çektiği Lewis Payne
idam edilmeden hemen önce
Kan miktarı, cinayetlerin vahşilik dozu, katil profili, ipuçları gayet yerinde. Film aynı işlevi gerçekleştirmeye çalışan "teen slash"lerin aksine adeta Hitchcock'a saygı duruşu gibi. Oyunculuklar şahane, senaryo doyurucu ve fazla düşündürmeden korkutuveriyor olay insanı. Özellikle bekçi odasının duvarında asılı olan Lewis Payne fotoğrafı öylesine etkileyici bir ayrıntı ki, filmin ardından hiçbir şey düşünmeseniz bile o fotoğraf gözünüzden gitmiyor. Bende daha tuhaf bir durum oldu gerçi. Fotoğrafı ilk gördüğüm anda resmen ürperdim, ben bu resimdeki adamı tanıyorum dedim. Ama resim de içindeki adam da nerden baksanız 50'lerden kalma bir James Dean filmine benziyordu. Adamın bakışında insanı etkileyen birşeyler var gibi geldi. Sonra yavaş yavaş bir oyuncuya benzettiğimi fark ettim, ama bunun beni rahatlatması gerekiyordu, aksine daha da merak ettim. Sonunda açıp, bakınca olayı çözdüm. Resim, Abraham Lincoln suikastındaki suçlulardan biri olan Lewis Payne'in hapiste çekilmiş haliydi ve ben de adamı tabiki filmde - The Conspirator'da - gördüğüm haline, onu oynayan oyuncu Norman Reedus'a benzetmiştim. Boşu boşuna heyecan yapmışım ya.
Film, Korkunç Ekim'e gayet yaraşır güzellikte. Ayrıca 20'lerindeki Ewan'ı gördüm iyi oldu. Yaşlandıkça bir tuhaf sarıya doğru yol aldı, nerdeyse İskoç'luğunu unutacaktım.
hıh tam o sağda arkada, zamanın odunsu cep telefonlarından biriyle konuşan 
Bir de bu son sahnelerde arka planda görünen uzun sarı saçlı dedektif abinin kim olduğunu bilmek isterim, çok mu şey isterim bilemedim. Sadece merak.

Korkunç Ekim'de önceki filmler:
House of Frankenstein (1944)
Psycho (1960)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder