16 Eylül 2011 Cuma

Perfect Sense (2011)

Hiçbir şeyin farkında değildik. Önce büyük bir pişmanlık duyduk; tüm yaşadıklarımızı, yaşamadıklarımızı, yaşayamadıklarımızı, kötülüklerimizi, hatalarımızı hatırladık. Üzüntüden kahrolup, içimiz dışımıza çıkana kadar hatırlayıp, ağladık, ağladık, ağladık. Ta ki hepsini kaybedene dek. Tüm anılarımızı, bizi biz yapan her bir yaşanmışlığı unuttuk. Geçmişimiz gidince, bir süre bocaladık ama alıştık. Sonra sadece bu günümüzü aklımızda tutabilirken, gelecekten korkmaya başladık. Geleceğin karanlığına dair sanrılarımıza teslim olduk bir anlığına ve bu şu anda, şimdiki zamanda büyük bir açgözlülüğe yol açtı. Dizginlenemez bir iştaha kendimizi bıraktık. Yedik, yedik, yedik. Kusana kadar midelerimizi doldurduktan sonra, artık yaptığımız hiçbir şeyden tat alamaz olduk. Herşey bir anda boş ve yavan oldu. Ama bunun yarattığı kargaşayı da dizginledik, bir yolunu bulduk gene de. Sonra tam böylesine de alışmışken, aslında durumu kabullenemediğimizi fark ettik. Anılarımız yoktu, hiçbir şeyden zevk alamıyorduk. Öyleyse içimizi dökme, aklımızdakileri, yüreklerimizdekileri kusma hakkımızı elimize aldık. Büyük bir sinire, büyük bir bencilliğe bıraktık kendimizi. Zaten orda olanları, sadece ortaya çıkardık. Yaktık, yıktık, kırdık, döktük. Hepimiz büyük korkaklığımızın güç verdiği bencilliğimizle, kendi sesimizi duyurmaya çalıştık diğerlerine. Bağırdık, bağırdık, bağırdık. Ta ki karşımızdaki bizi duymayana, kendi kulaklarımız kendi sesimizden arınana dek. Öyle ki kulaklarımız sadece kendi sesimizle yetinmedi, diğer tüm seslerden de arındırdı kendini. Sonunda elimizde hiçbir şey kalmadığını anladık. Anılarımız yoktu, hayatın zevki yoktu, anlamlar gitmişti. Bir anda birşeyleri anlamaya başladık. Geriye hiçbir şey kalmayınca, aslında önemli olanın ne olduğunu bulmuştuk. İçimizdeki sıcaklığın peşine düştük, çünkü birşeyin yaklaşmakta olduğunu biliyorduk. Ve o şey geldiğinde geriye kalan tek önemli şeyin yanında olmak istiyorduk. Koştuk, koştuk, koştuk. Bulduğumuzda, geri kavuştuğumuzda artık bitmişti. Tüm sorular cevaplanmıştı, tüm sorunlar gitmişti. Çünkü en dipsiz karanlık, aslında en parlak aydınlığı getirirdi. Herşey karardı ve biz ışığa kavuştuk.
Kim Fupz Aakeson'un yazdığı senaryo kısaca bunu anlatıyor. David Mackenzie'nin şiirsel ama tahmin edilebilir ve kalıplar içerisindeki filmi "Perfect Sense", sebepsiz ve öylesine görünen bir şekilde insanların önce koku duyularını yitirmelerini anlatıyor. Salgın şüphesiyle incelenen hastalar beliriyor önce her yerde, ama sonunda herkes koku almayı bırakınca normalleşiyor durum. Ardından tat alma duyularını kaybediyor dünya üzerindeki insanlar. Belli bir panik duygusu hakim oluyor tabi ortalığa ama sonuçta insanlar ya, bunun da üstesinden geliyorlar. Ama durum kötüleşiyor, sonunda duyamaz oluyorlar. Karmaşa, kaos, terör, yıkıntı dört bir yana yayılıyor. En kötüsünü bekliyorlar sonunda. O da oluyor, kör oluyorlar.
Bildiğimizin dışında bir bilim kurgu anlatımını barındıyor bu film. Tüm bu olanları serseri bir lokanta şefi Michael'ın ve salgın hastalıklar uzmanı Susan'ın etrafında dolanarak, Glasgow'un o nemli, ıslak, taştan sokaklarında izliyoruz.
Sessizce, sakince ama yavaş yavaş yarattığı panikle, iç karartan havasıyla güzel, değişik bir bilim kurgu bu ve güzel de bu anlamda. Ama dediğim gibi biraz eksik geliyor sanki, daha vurucu olmasını bekliyorsunuz ister istemez bu gidişattan. Kalıbına uyup, herşeyi yerli yerinde tamamlıyor oysaki. Lokum gibi bir İskoç adamla, fıstık gibi bir Fransız kadınıyla perdeden çok daha fazla birşeyler umuyor insan haliyle. Ewan McGregor ve Eva Green onlardan beklenenleri yerine getiriyor, sadece fazlasını umuyoruz ya o yüzden. Bir de fikir çok güzel, hakikaten güzel.
Ama ben o halde tek önemli olanın gene de "sevgi" olduğunu düşündürmeye çalışmalarını anlamıyorum, anlayamıyorum. Paniğe kapılmışım, ölsem daha iyi gibi bir durumdayken bence o sadece yalnız olmak istememe durumu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder