16 Ağustos 2011 Salı

Rise Of The Planet Of The Apes (2011)

Tek kelime söylüyorum : Vaovvv! Beklentilerimiz tavan yapmış halde girdik filme, ona rağmen süperdi diyebiliyorum. Uzun zamandır izlediğim, bu kadar büyük olmasına, saf gişe filmi olmasına rağmen bu kadar temiz bir şekilde şahane olan ilk filmdi. Büyüktü, evet. Senaryo, oyunculuklar, hikayenin ilerleyişi-gelişimi, ayrıntılar, mekanlar, görüntüler herşey tertemizdi ve büyük büyüktü. Ama en çok övgüyü efektler hak ediyordu. Hiçbir detayın sırıtmadığı ve Andy Serkis'in inanılmaz oyunculuğuyla birleşen teknolojik mucizelerin bütünü, bekleyebileceğimizin de üstündeydi. Uzun zamandır bu kadar kendini izleten, bir sürü duyguyu bir arada yaşatabilen bir film izlememiştim sinemada. (Tamam oturup ağlamaya başlamayacağım ama sadece gerçekten iyi bir film izlemiş olmanın verdiği o tarifsiz ruh hali içine girdim gene, toparlanıyorum hemen. Mantıklı konuşmaya geri dönüyorum.)
Ben - ve sanırım muhatabı olduğum bu nesil - bu maymunların zeka gelişimi gösterdiği kıyamet senaryoları ile 2001'den sonra tanıştım - ve tanıştı - haliyle. Bir başka Tim Burton şaheseri olan "Planet of The Apes" bir görev için uzaya giden - kahraman amerikan - astronotlarının tesadüfen indiği bir zeki maymunlar gezegenine rastlamalarını anlatıyordu. Uzaylıların istilasına alışıktık, hem de her türden. Zeki robotların kıyamet günlerine daha alışıktık, hem de gayet insansı olanlarının. Ama maymunların tutup da cakalı cakalı ortada dolanmaları ya da insanları sanki evcil hayvanmış gibi kullanmaları da nesiydi? Tabiki biz yeni görmüştük ama 1968'de Pierre Boulle'nin romanından uyarlanan filmde görmüştü çoktan bunu dünya. 2001'de yaptıkları da bunun yeniden çevriminden başka birşey değildi. 1974'te de tv dizisi haline getirilen bu pek tutan senaryo, sene 2011'e gelindiğindeyse olayı bağlama gereği hissetti. Çünkü 2001'deki olağanüstü filmin sonunda kendimizi devasa sorularla dımdızlak ortada kalmış gibi hissetmiştik, maymun gezegeni gazisi Mark Wahlberg'le birlikte. Yüzbaşı Leo Davidson rolündeki Wahlberg, nihayet memleketim diye taşını toprağını öpmeye geldiğinde kendini, en az kurtulduğu cehennemin bin katı halinde bir dünyada bulmuştu.
İşte Rupert Wyatt'ın yönettiği bu sıfır kilometre filmde de bunu açıklamaya çalışıyorlar. Yüzbaşı Davidson'ın bıraktığı dünyaya ne oldu? Başka bir gezegeni ele geçirebilecek kadar evrimleşen maymunlar, dünyayı nasıl ele geçirdi? Daha doğrusu olayın başlangıcı neydi onu anlatıyor. Kanımca ele geçirilme aşaması bir başka gişe canavarına saklanmış vaziyette.
Herneyse, soruların cevabını diğer tüm "kötülüklerin" kaynağı oluşturuyor : İyi bir amaç uğruna yapılan kontrolsüz zevzeklikler. Sırf Alzheimer olan babasının erimekte olan aklına bir çare bulabilmek için kendini laboratuvara vermiş olan Will Rodman, nerdeyse başarılı olabilecek bir ilaç geliştiriyor. Tabiki deneklerimiz maymunlar. Bir kısım şanssız olay neticesinde yeni doğmuş bir yavruyu eve getirip, bakmak zorunda kalıyor Will ve bu arada ilacı da babasında denemeyi ihmal etmiyor. Yavru maymun büyüyor, adeta evin çocuğu kıvamında. Will'e bir veteriner hanım da ayarlıyor kaşla göz arasında. Bunamış baba da iyileşiyor az buçuk. Ama asıl dikkat çekici nokta en baştan ortaya çıkmayı ihmal etmiyor : Yavru maymunumuz ki bir ismi var lütfen, Sezar, annesine verilen akıl geliştirici ilacı aynen almış damarlarına. Çok pis zeki bu yumurcak da.
Ve onun felaketi de tamamen iyi niyetten oluyor bu arada. Nasıl olayın başlangıcı Will'in babasına duyduğu sevgiyse, Sezar'ın "dark side"a geçmesi de yaşlı babayı agresif komşudan kurtarmak için oluyor. (Ahh dark side ahh! Anakin'e yaptıkların yetmedi mi ha!)
Herşey güzel, herşey hoş. Ciddi ciddi gidin izleyin. 20th Century Fox'ın bizden gelecek paraya ihtiyacı yok ama belki James Franco'nun yüz ellinci doktorasını yapmasına veya Freida Pinto'nun başka bir Oscarlık Hint filminde oynamasına yardımımız dokunur, sevaptır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder