18 Haziran 2011 Cumartesi

Terminator Salvation (2009)

Terminator serisinin ve bu sebeple Arnold Schwarzenegger'in psikolojimdeki yerini, "I would die for John Connor" repliğinin çocuk kulaklarımdaki etkisini anlatabilmem kelimelerle mümkünü olabilecek bir şey değil.
Zaten 1984'te sinemalara düşen ilk filmin sinema izleyicisine ve dünyadaki daha milyonlarca insana ve hatta evrenimize etkisi de böyle bir şey. Henüz evlerde deli gibi bilgisayar-internetin olmadığı, bizim için - yani Türkiye için durumu düşünürsek- cep telefonu vb. şeylerin bir tür hayal olduğu bir dönemde, gelecekte dünyayı ele geçirmiş bir yapay zeka tarafından geçmişe yollanan insan görünümlü bir robotun, bir yokedicinin gelecekteki insan direnişinin liderini öldürmek için gönderilmiş olması inanılmaz birşeydi. (Hele Skynet'in yaptıklarıyla çocukluğunda tanıştıktan sonra gidip o aletlerin mühendisi olmak daha da inanılmaz ama neyse.)
Ama beni derinden etkileyen, asıl yakalayan o ilk film değildi. Ne daha rahmine bile düşmemiş olduğu annesinin peşinde olması yokedicinin, ne John Connor'ın kendinden bilmem kaç sene sonra doğmuş babasını gelecekten annesini kurtarması (ve bir şekilde kendini oluşturması için) için yollaması, ne de bir türlü öldürülemeyen engellenemeyen Terminator'dü beni etkileyen. Nedense çocuk aklımla bile bütün bunlar yeteri kadar mantıklıydı, kolayca kabullenebilmiştim.
Beni asıl vuran ikincisiydi. 1991 yılının sonlarında gösterime girmiş olan Judgment Day. Televizyon ekranından izlerken bile ben de, John'la birlikte deli diye damgalanmış bir annenin köşeye atılmış serseri çocuğu gibi, T-800'ü baba figürü yerine koymuştum. Tamam belki bunda Robert Patrick'in o tamamen sinir bozucu, ürkütücü ve tüyler ürpertici T-1000 tiplemesinin de bir etkisi olabilir. Ama sanırım zaten Arny'ye daha ilk günden içim ısınmış olmalı ki, ikinci seferinde John'u korumaya gelişini nerdeyse bekliyormuşum.
Bu açıdan her bir saniyesi, her bir sahnesi ve repliğiyle Judgment Day'in yeri bende çok ayrıdır. Saf, peşine düşülmüş bir genç kız oluşunun üzerinden geçen 10 yılın ardından Sarah Connor'ın geldiği o nokta, kıyamet gününden bahsedişiyle birlikte ekranda canlanan o kıyamet görüntüleri, dönüştüğü o anne hali ve belki de en çok hastanede kapatıldığı o bit kadar odada yatağını yan tutup, barfiks (ya da şınav)  çekişi...
O noktadan sonra aradan tam 12 yıl geçmesini beklemek zorundaydık John Connor'ın büyüyüp, o direnişe liderlik edip etmeyeceğini görmek ve Sarah'nın hakikaten de kıyameti, Skynet'i engelleyip engelleyemediğini öğrenebilmek için. Gerçi 2008'de Terminator:The Sarah Connor Chronicles ile işler biraz ilginçleşmeye başlamıştı ama kısa kestiler, iki sezonun ardından dımdızlak ortada bıraktılar bizi de.
Terminator 3:Rise of the Machines geldiğinde az çok neyle karşılaşacağımız tahmin etmiştik ama bu kadar da kötüleşemezdi. Onca gözümüzde büyüttüğümüz, uğruna terminatorler yollanan John Connor, karizmatiklikten alabildiğine uzak olarak Nick Stahl'ın bünyesinde vücut bulmuştu. Hele ki Edward Furlong'ın 14 yaşında ortaya serdiği o müthiş, of of of nasıl bir John geliyor diye heveslendiren portresinin ardından, olmamıştı. Ama hikaye doğruydu, en azından en başta dediği çizgiyi ilerlediği noktadan, hepimizin beklediği sona doğru bir şekilde ve akıcı olarak getirmişti.
Ama mademki bize taa 1984'te bir gelecek vaadetmişlerdi, artık zamanıydı. Kendi Skynet'lerimize bile sahipken asıl hikayeyi anlatmamazlık olmazdı. Nitekim 2009'da önümüze getirdikleri de bu amacı taşıyordu. Terminator Salvation, nerdeyse beklediğimiz gibi bir John Connor çıkardı ortaya. Christian Bale'in bu tip roller için sinemaya özel olarak gökten indirildiğini düşünmeye başladım nerdeyse. Bryce Dallas Howard'sa Claire Danes'ten belki daha da ilgi çekici bir Kate'ti. Ama bir şeyler tuhaftı bu Terminator'de, bir şeyler eksikti ve pek çok şey de anlaşılmaz gibiydi.
Bir kere en başta havası yoktu, Terminator filmlerinin daha o ilk başlarkenki dırıt dıt dırıt ede ede tüylerimizi ürperten, içimizi buz gibi bir suyla dolduran ve kırmızı gözlerle son bulan açılışı aynı etkide değildi. Aksiyonun alası vardı, efektlerin delirmişi vardı ama havası yoktu, o ruh yoktu. Pek çok gönderme mevcuttu gerçi, eski tanıdık repliklerin hepsi hatta eski ustalara saygı duruşları bile yerli yerindeydi ama gene de birşeyler olmamıştı.
Aslında bir Terminator Salvation incelemesi olacaktı bu ama içimde bunca Arny-Furlong-Linda Hamilton'lı Terminator özlemi varken kendime engel olamadım. Hele ki büyüdükçe, her cevabı bir Spielberg filminde bulabileceğini bilen Dawson gibi, klasikleşmiş filmlerime sığındıkça, daha da yokluklarını hissediyor insan. "Not Fate But We Make" diyerek dolaşıyorsunuz, sizi korkutan her yere giderken, her önemli olayın öncesinde tekrar edip, Sarah Connor'ın keskinliğini, cesaretini üstünüzde bulmaya çalışıyorsunuz. O yüzden de bitiş jeneriği aktıktan hemen sonra aklınızda tek bir sahnesi bile kalmayan bir filmi, bu seriye yakıştıramıyorsunuz.
Unutmadığımız o bitiş için : http://youtu.be/DEMICfWLOig

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder