28 Haziran 2011 Salı

Dorian Gray (2009)


Kitabı okumuşken hemen ardından en son uyarlamasını izlememek olmazdı tabi. Kitap hakkındaki düşüncelerimi yazmıştım:http://neverlandhikayeleri.blogspot.com/2011/06/dorian-grayin-portresi.html
Bu yüzden konuyu bir daha tekrarlamadan direkt kitaba dayandırılarak yapılan bu 2009 tarihli filmi anlatacağım. Toby Finlay'in senaryosunu yazdığı filmin yönetmeni Oliver Parker-ki kendisi aynı zamanda oyuncu da. Dorian Gray olarak Ben Barnes'i, Henry Wotton olarak Colin Firth'ü ve Basil Hallward olarak Ben Chaplin'i izliyoruz.

Bu noktada da söylemek gerek ki filmin çıkış noktası dışında kitapla bir alakası yok. Film kitabın aksine, Dorian Gray'in büyükbabasının ölümü üzerine kendisine miras kalan eve yerleşmek üzere Londra'ya ayak bastığı ilk andan başlıyor.

En saf ve çocuk halindeki Dorian, kurda kuşa yem olmadan evin uşağı Victor tarafından eve getiriliyor. Çocukluğunun geçtiği evde kısa bir anı tazelemeden sonra, sosyetik hanımların yardım etkinliğinde piyano çalarken buluyoruz güzellik timsalimizi.

Burada herkesi kendine hayran bırakmanın yanında, Basil Hallward'la da tanışmış oluyor. Basil onu  ilk gördüğü andan itibaren kalemini kağıt üzerine dolaştırmaya başlıyor.

Daha sonra Basil'le portre çalışmalarına başlıyorlarken görüyoruz ikisini. Filmin kitabın hikayesine eklediği bir diğer ayrıntı da bu kısımda yavaştan gözümüze sokuluyor. Dorian'ın büyükbaba meseleleri mevcut. Çocukluğunda bir anlamda ondan nefret eden büyükbaba figürü göz önüne getiriliyor, hem tavan arası odasındaki flashbacklerle hem de Dorian'ın sırtındaki kırbaç izleriyle.

Yine kitaptakinin aksine Dorian, Basil'le birlikte Henry Wotton'ın partisine gittiğinde tanışıyor lordla. Daha ilk andan Lord Henry Wotton ele geçiriyor Dorian'ı. Sigara içiriyor, insanlar hakkında fikirlerle dolduruyor.
Kitapta üçü dışında kimsenin görmediği portre filmde gayet partili bir şekilde tüm tanıdıklara gösteriliyor ve salon duvarına asılıyor. Tabi portredeki sihri anlayan Dorian daha sonra onu kadim yerine taşıttırıyor.

Burdan itibaren de hikaye alabildiğine kendi orijinalliğine kavuşuyor. Toby Finlay'in senaryosu işin içine Sibly Vane'in erkek kardeşi Jim'i fazlaca sokuyor, filmin en can alıcı noktalarına gelindiğinde lordun 20lerindeki kızı Emily olarak bir karakter yaratıyor ve Dorian Gray'in tüm o ahlaksızlıklarını, zevk uğruna yaşadıklarını açık bir biçimde ele alıyor.

Bu haliyle hikaye kitaptakinden daha aksiyon ve gerilim içerir olmuş doğal olarak. Zaten bir buçuk saat boyunca da izleyiciye Dorian'ın düşüncelerini yüzünden okutamazsınız. Ayrıca bir diğer yanı da filmin yarattığı hikayenin, kitapta Oscar Wilde'ın söylemediği, aklımızı dürten düşünceleri ve asıl durumları karakterlere söyletmesi. Kitapta suçlu olarak resmi yaptığı için Basil'i gören Dorian, nihayet filmde de olsa Henry Wotton'a "Senin eserinim! Bana öğütlediğin ama asla yaşamadığın hayatı yaşadım. Ben, olmaktan korktuğun her şeyim." diyebiliyor.

Dorian Gray hikayesi, tümüyle onu canlandıran aktörün omuzlarına yüklü görünse de görünmeden Henry Wotton karakterine muhtaç. Bu yüzden Ben Barnes her ne kadar Dorian Gray olarak elinden geldiğince çabalamış olsa da, Colin Firth'ün belli bir etkisi olması gerek tüm film boyunca. Ben böylesine vurucu, baştan çıkarıcı bir etki göremedim lord Henry Wotton'da. Aynı sebepten Dorian Gray de pek çok yerde yetersiz kaldı. Ben Barnes karakter için gereken tüm o çekici güzelliğe sahip olsa da düz olmaktan kurtamıyor kendini film boyunca. Çok kötü değil, hayır, sadece biraz düz geliyor insana.
Film yeterli etkiyi gösteremese de izleyici bünyesinde, hikayeye tüm havasını katan müzikleri hakikaten muhteşem. Özellikle Dorian'ın doğumgünü sahnelerindeki ve bitiş jeneriğinin devamında güçlü gitar melodileriyle duyulan müzikler oldukça güzel.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder