22 Mayıs 2011 Pazar

The Hurt Locker (2008)

Sabit Uyarı: Bu ibarenin olduğu her bir film anlatısı-incelemesi,önceki senelere aitti.O yüzden "yok spoiler dı,yok efendime söyleyim film kritiğiydi başıydı sonuydu", yer alabilir, içinde geçebilir, birşeyler olabilir. Ben anlamam, demedi demeyin.


Yaptığın şeyi neden yaptığını anlamak...
Irak'taki Amerikan ordusunda bomba imha uzmanı olarak görev yapan Çavuş James ve onun etrafındaki diğer askerler ve bombalarla birlikte The Hurt Locker'ın anlatmaya çalıştığı hemen hemen bu.
Bravo Ekibinin Irak'taki görev süresinin bitimine 40-50 gün kala bomba imha ekibinin uzmanının bir patlamada hayatını kaybetmesi ve onun yerine Çavuş James'in ekibe dahil olmasıyla başlıyor film. Çekim yeri olarak Irak'ın hemen yakınındaki Ürdün'ün de seçilmiş olmasının etkisiyle ,tüm o tozu, sıcağı, teri, kan kokusunu siz de oturduğunuz yerden teneffüs edebiliyorsunuz. Filmin çoğunda ayrıca 16mmlik hand-held denilen kameraların kullanılmış olması her an yakın açıdan, bol sarsıntılı görüntülerin eşlik etmesine sebep oluyor.
Film boyunca insanın kendi kendine debelenip durmaması mümkün değil bu arada."Neden yapıyoruz bunu?" diye sormak geliyor insanın içinden habire. "Bunu kendimize neden yapıyoruz?" Bir ülke gidiyor, başka bir ülkeyi işgal ediyor, her gün, her Allah'ın günü insanlar ölüyor, aileleri olan insanlar, nefes alan insanlar, düşünceleri olan insanlar, hep birlikte aynı yerküre üzerinde yürüdüğümüz insanlar. Ama hiç kimse birşey yapmıyor. Dahası bombalar insanları öldürürken orda, diğer her yerde de çaresizlikten-elinden birşeyler gelmemesinin çaresizliğinden-insanlar ölüp ölüp diriliyor.
Gene de fark eden birşey yok. Amerika; Vietnam'da, Kore'de ya da Afganistan'da yaptıklarını film halinde habire önümüze koymaya devam ettiği gibi Irak'a da aynı muameleyi yapmaya devam ediyor. Bu sefer bağımlısı olduğu bombalar ve onların yaşattığı ölüm kalım durumunun damarlarına pompaladığı adrenalin ile yaşayan bir askerin üzerinden anlatıyor hikayesini. Belki onu bu hale getirenin, savaş bağımlısı yapanın suçlu olabileceğini söylemeye çalışarak ya da belki de hiçbir suçlu aramayarak.
Sonuçta filmin berbat olduğunu söyleyenler de var, savaş filmi olarak görülemeyeceğini ya da tatmin edici olmadığını, Irak'ta olanlarla ilgili birşeyler söylemekten çok obsesif bir kişilik bozukluğunu nedensiz bir şekilde anlatmaya çalıştığını söyleyenler de. Oscar adayı olarak şansı elbette yüksekti. Sonuçta kendin pişir kendin ye, bir yerde. Ama ben ısrarla Avatar'ın şansının daha yüksek olduğunu düşünmüştüm, ummuştum. Çavuş James rolündeki Jeremy Renner en iyi aktör dalında, yönetmen Kathryn Bigelow en iyi yönetmen dalında adaydı. Bu ödülün de ona gideceğine kesin gözüyle bakılıyordu, hiç şaşırtmadı. Ayrıca en iyi senaryo, en iyi düzenleme, en iyi sinematografi, en iyi orijinal müzik türü dallarda da adaylığı vardı filmin. Sanki nereye aday edeceklerini şaşırmışlar gibi. Zaten oturdular sonra da bir güzel, tek tek 7 tane ödülü verdiler.
Film olarak beğendim mi? Sanırım. Yaşlandıkça savaşla ilgili şeyler kaldıramamanın verdiği sıkıntıyla da olsa, sinema açısından beğenebilirim diye düşünüyorum. Gerçi Amerika işgal ettiği yerlerin filmini yapmaya devam ediyor, biz de sadece izlemeye devam ediyoruz ama...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder