1 Mayıs 2011 Pazar

AMAZING GRACE (2006)


"Yüce İnayet/Ne tatlıdır o ses
Benim gibi bir zavallıyı kurtaran/Bir zamanlar kaybolmuştum
Ama şimdi hak yolu buldum/Kördüm/Ama artık görüyorum."
Amazing Grace, 1700'lerin sonunda İngiliz protestan din adamı John Newton tarafından söylenmiş bir ilahi esasında. Aynı adı taşıyan filmimiz de Hristiyanlar arasında oldukça bilinen bu ilahinin ardındaki olayları, insanları ve o insanları oluşturan dünyayı anlatıyor.
William Wilberforce, 1780li yıllarda İngiliz Parlamentosu üyesi, zengin bir tüccarın oğlu ve bu sebeple de hali vakti yerinde. Parlamentoda genç yaşında iyi bir konuma gelmek üzere. Arada Lordlar Kamarasıyla dalaşıyor, soylulara karşı fikirlerini açıkça beyan ediyor, şahane evinin bahçesinde çimenlere yatıyor, örümcek ağlarının güzelliklerine dalıp gidiyor, fakirlere yemek dağıtıyor, öyle mutlu mesut geçinip gidiyor. Derken arkadaşı William Pitt, başbakanlık konusundaki hırsını açıklıyor Wilber'a. Pitt'in bu konuda planları detaylı, herşeyi düşünmüş, başbakan ne zaman ölecek,o yerine nasıl geçecek, kimi ne bakanı yapacak, hepsi belli. Ama politikada yapılması gereken bazı oyunlar var ve Pitt de bunun için Wilber'dan yardım istiyor. Wilber'ın yapması gereken, köle ticaretinin kaldırılmasına dair yasa tasarısı hazırlamak ve bunu savunarak geçmesini falan sağlamak.
Evet, köle ticareti. Canlı canlı, bildiğimiz, saf köle ticareti. Afrika'nın kendi halindeki, hayatından memnun kabilelerinden binlerce siyahi, soylu İngilizlerin ve sonradan görme tüccarlarının para hırsı sebebiyle, gemilere doldurulup, Jamaika'ya şeker üretiminde çalıştırılmak üzere götürülüyor. Tabi sadece oraya değil, sonuçta köle bunlar, insan değil, çeşitli yerlerde çeşitli şekillerde kullanılabiliyorlar.
Evet sene 178...'i gösteriyor ve İngiliz parlamentosundaki peruk takmış, pudralı suratlar için bu olağan birşey. Wilber da önceleri sadece diğerleri gibi kulaktan duyduğu şeylerle bu işe karşı. Ancak yapacağı siyaset için arkadaşı Pitt aracılığıyla işin erbaplarıyla tanışıyor. O zaman köle ticaretine karşı cephe oluşturmuş aynı zamandan devrimci Thomas Clarkson, kölelikten kurtulabilmiş Afrikalı Olaudah Equiano, avukat James Stephen gibi isimlerle işin aslını öğrenmeye başlıyor. Ama insanların günahı çok büyük, bir kişinin yüklenebileceğinden de büyük. Nitekim Wilber da gördükleri, duydukları, öğrendikleri ve yaşadıkları ile başaramadıkları arasında can çekişmeye başlıyor, kabuslarla allak bullak olup, yataklara düşecek vaziyete geliyor.
Film, Wilber'ın yıllarca uğraşıp, yasa tasarısını kabul ettiremeyişi üzerine neredeyse yenilgisini kabul etmiş halde, hasta ve bitkinken, genç takipçisi Barbara Spooner ile karşılaşması ve tüm yaşadıklarını ona anlatması ile yol alıyor. Wilber Barbara'ya anlatırken biz de dinliyoruz onunla birlikte kah şöminenin karşısına oturup, kah yeşil çayırların içinde dolanarak.
İlahinin kaynağı John Newton'la da karşılaşıyoruz, Wilber'a destek olup olayın seyrini değiştirenlerden biri olan Lord Charles Fox'la da. Kara bir tarihin ünlü şahsiyetlerini, yetenekli İngiliz oyuncuların suretlerinde canlanmış izliyoruz. Hornblower'luktan sonra benim için Le Morte D'Arthur'un tek Lancelot'u olan Ioan Gruffudd, Wilber olarak her zamanki gibi temiz, yerinde. Filmi görmeme sebebiyet veren Romola Garai, Barbara Spooner olarak ekranda pek uzun kalamasa da hakkını veriyor. Michael Gambon, Rufus Sewell ve Ciaran Hinds filmin içinden her bir notayla birlikte etkiyi katlıyor. Tarihi filmlerden, özellikle dönem kostümleri ve dekorlarıyla, yetenekli oyunculardan hoşlananlar için bulunmayacak fırsat. Bir de tabi işin içyüzünü biraz da İngiliz gururu süslenmiş halde görmek de cabası.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder