25 Şubat 2011 Cuma

REBEL WITHOUT A CAUSE (1955)


Sabit Uyarı: Bu ibarenin olduğu her bir film anlatısı-incelemesi,önceki senelere aitti.O yüzden "yok spoiler dı,yok efendime söyleyim film kritiğiydi başıydı sonuydu", yer alabilir, içinde geçebilir, birşeyler olabilir. Ben anlamam, demedi demeyin.


Her şeyin daha güzel olduğu zamanlar vardı, değil mi? 50-60 yıl öncesine ait bir şey gördüğünüzde siz de böyle düşünmez misiniz? Yani tabiki İkinci Dünya Savaşı'nı ya da ne bileyim ekmeğin karneyle dağıtılmasını kastetmiyorum ya da düşünmüyorum diyelim. İnsan nasıl geçmişine dönüp baktığında sadece iyi şeyler kalıyorsa aklında geriye hatırlanacak, tarihin öncesine de baktığımızda aynı şey gelmiyor mu başımıza? 50'lere gidince sizin de gözünüzün önünde o ince belli, dalgalanan uzun etekler, önlüğünü geçirmiş mutfakta tek kişilik fırın gibi çalışan anne figürleri (gerçi bu kısmı biraz ürkütücü gelebilir Stepford Wives imgesinden dolayı), ceket takım içerisinde erkekler, yeni yeni filizlenmiş asi gençlik idolleri, müzik-bolca rock'n roll-hem de en hasından...gelmiyor mu? Sanki herşey daha güzelmiş, sanki herşey daha bir canlıymış gibi hissettirmiyor mu dönüp bakınca, hangi on yıla olursa olsun?
Bana hep böyle geldiğinden midir nedir, 90'lardan önce yapılmış bir film gördüğüm her seferinde daha bir özen gösterme hali dadanır üzerime. Daha bir dikkatle gözlerimi dikerim ekrana, daha bir tapınırcasına takip ederim görüntü yönetmenini, her arkasını dönüp (karşısındaki oyuncuya tabiki, bize hep önlerini dönerler) o en acıklı konuşmasını yapan oyuncuyu.
Rebel Without A Cause da böyle, 1955'te James Dean'ın ölen efsaneler arasına katılmadan oynama fırsatı bulabildiği üç büyük filmden biri olarak beyazperdede yerini bulmuş. Elizabeth Taylor (o zamanlar genç olduğuna, hatta bir zaman diliminde gerçekten genç olmuş olabileceğine inanamıyorum hala gerçi, bu nesil onu hep kırış kırış bildi sonuçta) hamile olduğundan dolayı "Giant"ın çekimleri ertelenince James Dean de bir koşu gidip bizdeki ismiyle Asi Gençlik'i çevirivermiş. Yanında arz-ı endam eden bir 16 yaşının güzelliğinde Natalie Wood ile ekrandan buram buram İtalyanlığı kokan Sal Moreno ile birlikte, dünya kadar eski bir sorunu gözümüze bayram ettirircesine anlatarak hem de. Aile problemleri ya da problemli aileler ile bunun psikolojik etkileriyle boğuşmak zorunda kalan ergenler.

Hikaye bir gece vakti o ünlü sahneyle başlıyor. Jim Stark bir yolun ortasında kırık dökük birkaç oyuncak parçasının yanına uzanıyor. Ardından polis merkezinde buluyor kendini. Gecenin bir vakti sokakta reşit olmayan bir genç tek başına ve körkütük sarhoş bulununca ne yapılır? Tabiki çocuk bölümüne götürülür karakolun. Burada o gece babasıyla kavga edip evden kaçan Judy ve kuşları vurduğu için oraya getirilmiş Plato ile karşılaşıyoruz. Jim'in derdi, devamlı dır dır edip her şeyi karıştıran büyükannesi ve annesine gıkını çıkaramayan babası arasında kalıyor olması. Daha güçlü, daha örnek olacak bir baba figürü istiyor Jim yetişkinliğinin arifesinde. Ama o belaya bulaştıkça ailesi daha çok karışıyor ve yeni bir yere taşınmakta buluyor çözümü.
Judy ise babasından isteği ilgiyi göremeyen, her şeye "olur bu yaşta önemli değil" diyerek bakan annesinden de birşey alamayan bir kız. Evde babasının küçük kızı olarak kalmak istiyor. Ama ailesinden göremediği ilgiye karşılık da dışarıda kendini şımarık bir kız olarak gösteriyor. 
Plato lakaplı John Crawford ise babası annesiyle onu terk edip, annesi de kendini gezmelere tozmalara verince bakıcısıyla kocaman bir evde kalmış, sevgi yerine para görmüş üzgün bir çocuk sadece. Ama bunlar - pek çok kere gördüğümüzden biliriz ki- zehirli bileşenlerdir ve sonucu karakteri psikopatlığa vardıran şiddete ve tutarsızlığın alasına götürür. Nitekim John'a da aynı işlevler gördürtülüyor. Üstüne üstlük her zamanki kendini beğenmiş popüler çocukların bir araya geldikleri ve yeni çocuğu ezmeye çalıştığı çetemsi gruplar, bıçaklı kavgalar, araba yarışları, polisler, kovalamacalar eklenince hikayeye her şey tastamam oluyor.

Dean'in gözümüzün önüne her gelişinde, ekranda sürüp giden o  parçalanan, parçalandıkça mücadele eden, mücadele ettikçe büyüyen delikanlı anlatımı insana sanki sırf bunun için, bu anlar için gökten indirilmiş ve vazifesini gördükten hemen sonra vakit kaybettirmeden geri alınmış gibi geliyor.
"Öleceğim sahnenin çekildiği gün, James beni hiç gözünün önünden ayırmadı, devamlı iyi miyim diye kontrol ediyordu." demiş Sal Moreno daha sonra. Öyle zamanlardı işte Rebel Without A Cause zamanları. Her şeyin daha farklı olduğu zamanlar...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder